English

Türkçe

 

عربي

ئۇيغۇرچە

 

 

CANLILAR HAKKI AÇISINDAN ÇEVRE KORUMASI

                                                                           Prof. Hüseyin Hatemi

                                                                           İstanbul Üni. Hukuk Fak.

         Bu çevre konusu insan haklarının eksiksiz bir şekilde sağlanabilmesi için ki insan haklarının da canlı haklarınında sağlayacağı hukuk devletinin kurulabileceği bir ortam ifade eder. Sağlıklı bir çevre hukuk devletinin kurulabileceğini, yaşadığını gösteren sağlıklı bir ortam , sağlıklı bir çevre ile belli olur. Hani Türkçemiz’de bir söz vardır; “Yiğit yattığı yerden belli olur” diye. Bir ülkede o hukuk devleti yiğitinin yatıp yatmadığını anlamak için çevredeki göstergelere bakarak bir sonuç çıkartabiliriz. Çünkü, eşitlik içinde kıyılarının paylaşımında, doğal kaynaklarının yararlanılmasında bunu göstermeyen bir durum varsa o ülkede hukuk devletinin tam işlemediğini örürüz, ama pozitif hukuk kurallarına bakarak anlayamayız. Pozitif hukuk kurallları bir fıkrada olduğu gibi “ bazen teftiş fırçalarına benzer” . Birleşmiş Milletlerin tam samimi olarak Birleşmiş Milletlere karşı yükümlülükleri uygulamak için bazı şeyleri kabül ettiği bile şüphelidir. Bizde, Birleşmiş Milletler böyle kabül etti, bizde bu sözleşmeye katıldık diye mevzuatımıza, pozitif hukukumuza bazı kurallar koyarız, ama bunların gerçekleştirilip gercekleştirilmediğini bunlara bakarak ; e mademki anayasamızda var, e mademki çevre kanunumuzda var şu halde biz de hukuk devletiyiz diye teselli bulamayız. Bunların gerçekten sağlanabilmesi lazım. Bunun içinde bir bilince sahip olmamız gerek. Mesela; Çin’lilerin  de şimdi uygulamalarını tenkid ediyoruz. Fakat elimde Çin’lilerin çevre koruma ikiğiyle ilgili bir kitap var. Buna bakıyorum Çin’liler bu konuda özetle öyle şeyler söylemiş ki, Çin Felsefesinde Kur’an-I Kerim’de söylenenlerden hiç bir farkı yok. Zaten böyle olması lazım. Çünkü her kavme kendi diliyle Peygamber gönderilip aynı tabii hukuk ilkeleri tebliğ edilmiştir. Ama helva yapıp yenmezse bunların bir faydası olmaz. Şimdi pozitif hukukumuza bakarsak, Anayasaya bakalım Anayasanın bazı maddeleri bu kanuyla ilgilidir ve çok güzel şeyler söylenmektedir. Mesela; 43.madde, kıyılardan yararlanmaya ilişkindir, 44.madde, toprak mülkiyetinden bahseder, ormanın ve toprak örtüsünün korunmasına ilişkindir, 45.madde, çayır ve meraların korunmasıyla ilgilidir. Mesela; nükleer denemelerle bilhassa Doğu Türkistan’ın yaptığı hayvancılık yerlerinin tahrip edilmesi orada doğal bitki örtüsünün tahrip edilmesi. Şimdi Anayasaya bakarsak 44.madde bizde bunu önleyecek bir kural Anayasada yer almaktadır. Çayır ve meraların tarım ve arazilerinin korunması, 56.madde; çok önemli olarak doğrudan doğruya çevre korunmasıyla ilgilidir. Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir, çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir. Hatta vatandaşların değil insanların ödevidir. Bu Türk Anayasası olduğuna göre Türk vatandaşı olmasa bile Türkiye’ye yerleşmiş diğer insanlarında ödevidir. İnsan hakları nasıl vatandaşlığa bağlanmamak  gerekirse hukuk devletinin temel ilkelerine uymak hükmünde her insan için söz konusudur. Başkasının insan hakkına saygı göstermek demektir. Devlet dediğimiz soyut bir kavrama değil diğer bireylerin canlı ve insan haklarına saygı göstermek demektir. Devlet her insanın ruh ve beden sağlığı içinde sürdürmesini sağlamakla ödevlidir. Beden ve ruh sağlığı nasıl maddi çevre kirlenmesinin önlenmesini gerektirmekte ise tabiiki hukuk kuralları birbirini tamamlar ise bir de ahlak kuralları evrensel tabii hukuk kuralları gibi evrensel tabii hukuk kurallarınında varlığını ister istemez ortaya koyar. Şimdi bu kadar manevi çevre sağlığını tenkid eden tahrip eden kurallar büyük soğukkanlılıkla konuşulmaktadır. 57.madde; konut konusuyla ilgilidir, 58.madde; manevi çevre sağlığı bakımından çok önemli “ Devlet gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden,  kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve en önemlisi cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır” denmektedir. Burada cehaletten korumanın maksadı manevi hijyen bakımından cehalet olmak gerekir; yoksa bilim ve sanat hürriyeti devletin üniversite kurması eğitim müesseseleri kurması, teknik bilgi vermesi zaten Anayasanın başka maddelerinde düzenlenmiştir. Buradaki cehalet ise bu evrensel tabii hukuk ve ahlak bilincinden mahrum olmak manasına cehalettir. İslam Tarihinde de bu anlamda kullanılmıştır. Cahiliye devri derken işte bu evrensel adalet ilkesini insan hakları insanın saygınlıgı ilkesini bilmemesi veya riayet etmemek demek olan zorbalık devri demektir. Bugünde bu anlamda cehaletle mücadele hukuk devletinin görevi olmalıdır. 63.madde; tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasıyla ilgilidir. Nihayetinde 169.madde; ormanların korunmasıyla ilgilidir. Şimdi bunların demek ki kanunlarda pozitif hukuk kurallarında yer alması yetmemektedir. Bu bilince bütün dünyada insanlığa aşılamak lazımdır. İşte bu anlamda bir hukuk düşünürü şöyle diyor, o zamanda 10 yıl kadar önce yazdığı cümlelerde şunu söylemek istiyor; “ Bugün her zamandan fazla tabii hukuk anlayışını korumaya ve ona değer vermeye muhtacız günümüz insanı çeşitli adlar ve gerekçelerle halkı ezen yönetimleri ki bu yönetimlerin ancak birisi Çin’dedir, yeganesi değil tabii hukuk ve çeşitli haklar ve gerekçelerle haklı ezen yönetimlerin baskısı altında tabii hukukun kurtuluş bağışlayan çatısı altında sığınmaya günümüz insanı çaba göstermektedir. Ama bu çabanın yaygınlaşması lazım. Şimdi tabii hukukun en nihayi ve en mükemmel ifadesi Kur’an-I Kerim’de yer almaktadır. Kur’an-I Kerim’in Rum suresinin 30.ayetinde halif dini olarak, evrensel din olarak, kayyım din olarak insanların bu tabii evrensel ilahi hukuk ve ahlak görüşüne çağırmakla yetinmemekte aynı surede maddi ve manevi çevre kirliliğinden bahsetmektedir. 21.ayette; ailenin toplumun temeli olduğunu gösteren ve ailenin sevgi ve şefkate dayalı bir ortam oluduğunu gösteren böyle olması gerektiğini gösteren ayetten sonra, 41. Ayette de insanların eylemleri yüzünden karada ve denizde fesat belirti bulunmaktadır.İşte fesat bu anlamda çevre konusunda çevre kirliliğinde maddi ve manevi ; mesela karada ve denizde tesat bilirtir. İnsan eylemleri yüzünden ve o devirde vardı. Bu istikbale yalnız yönelik bir ayet değil bu çünkü gene aynı surenin başlarına bakarsak şöyle buyuruluyor; “ Sizden önce yani M.S. 630 yıllarından önce yer yüzünde sizden de büyük, sizin kurduklarınızdan da, şimdiki ulaştıklarınızdan da büyük medeniyetler kuruldu. Ama bunlarda bu fesat yüzünden helak oldu. Ama bundan sonra da bu çevrede yeryüzü üzerinde medeniyetler kurulacak ama onlar salah değil fesat ile davranırlarsa aynı çöküntüyü yaşayacaklar” ve bu başka ayette de şu şekilde belirtilmektedir; “İnsanlar içinde öyleleri vardır ki kalplerindekileri Allah’ından dik tutar ve biz yeryüzünü ıslah etmek imar etmek istiyoruz derler. Biz mesela; büyük bir medeniyetin temsilcisiyiz yeryüzünü şimdi plan ideoloji ile imar etmek istiyoruz” derler. Ama ellerine güç geçirince yeryüzünü ifsad etmeye gene fesat  doğurmaya ve nesli helak etmeye uğraşırlar. Allah fesatı sevmez. İşte bu tabii hukukun evrensel tabii hukukun ve ahlakın temel ilkeleri bilinci insanlıkta uyanmadıkça hepimiz inançlar konusunu bir kenara bırakarak bizim yok ama başkalarının dokumaları da olabilir. Biz orada hükmü Allah’a bırakırız. Başkalarıyla inançlar arasında dokumalar arasında tartışmayız. Ama ne yaparız ne yapmamız lazım insanlar olarak yeryüzünde bu adalet düzenini insan hakları düzenini evrensel hukuk devleti düzenini kurabilmek için onları işbirliğine çağırırız. Birlikte çalışmaya ortak ilkeler üzerinde çalışmaya davet ederiz. Bunun içinde demek ki şuradan gocunmamak lazım yani orada da biz şu şekilde şartlanmış durumdayız. Ben şimdi geçen günlerde acı bir tecrübeyi yaşadım. Bu ortak evrensel değerlerden Anayasaya ve Kur’an-I Kerim’e atıf yaparak bir sendikanın ve görünüşte islama gönlü açık olması gereken bir sendikanın insan hakları, hukuk devleti ve demokrasi üzerinde konuşmam için yaptığı davette işte anayasa ilkelerinin dini temelini de görsterdem ki halkda  bu lüzumsuz çatışma ortadan kalksın ki  tam aksine aynı değerde hepimiz birleşelim. Birçok toplantıda karşılaştığım gibi gene aynı bilinçsizlikle koyu olarak karşılaştım. Hatta en sonunda söz alan birisi şöyle deyince dayanamadım. Her halde ben Ankara’daki bir toplantıyı bırakarak daha önce söz verdiğim için buraya geldim, ama görüyorum ki hem kendi vaktimi zayi etmişim hemde siz aynı kanaattesiniz size hiç bir şey verememişim diye toplantıyı keserek ayrıldım.Kur’an-I Kerim ayetlerine atıf yaptığım için öyle bir toplantıda hiç lüzumsuz yere “ Ben bir takım Abdülrezzaklardan anlamam ben size okuyacağım” diye Atatürk’ün sözü olmayan bir iki sözü hiç münasebetsiz olarak okuduktan sonra “Dikkatinizi çekerim bu sözler Sultan Hamit’den değil, Atatürk’den” dedi. Hiç de konuyla ilgisi yoktu. Buz bu şekilde bilinçsiz olursak, Anayasa ilkeleriyle bu evrensel ahlak hukuk ilkelerini bilincimizde bağdaştıramazsak bağdaştırmak isteyene bu kaba laiklik anlayışıyla iyi yönde gelen tekliflerede karşı çıkarsak topların bir faydası olmaz. Şu halde bu bilinçle hepimiz uyanmamız için şu tuzak karşımıza çıkartılacaktır. Halbuki sen İslam’dan söylüyorsun biz Müslüman değiliz ki. Bu İslam’dan söylenen der anlamda insanlar alanını ilgilendiren söz değildir.Bütün insanlığın mutluluğa ulaşması için söylenen eylem alanı ahlakıdır, ilkeleridir. İşte çevre bilincini de bu şekilde halkımıza uyandırmamız lazım. Çevre bütün canlılar için Allah tarafından  arz yaratılmıştır. Kur’an-I Kerim’de şöyle buyurulur, Ahlak Suresinde; “Arzı bütün enam için yaydı, düzenledi, tahsis etti yaratıca Rahman” gene başka bir ayette, “ İnsan her dilediğini yapabilir mi? sanıyor” yani insan her dilediğini yapma, bencil hırslarını, emperyalist hırslarını, baskı hırslarının bütün dünyayı sömürmek için kurdukları ağın eylemlerini gerçekleştirmeye mezunmu sanıyor, izinlimi sanıyor. Bunu yaparsa yaptırımıda açıktır. Kur’an-I Kerim’de buyurduğu gibi “fesat zuhur eder, bozulma zuhur eder ve bununda yaptırımı olur” bu bilhassa önce insan sözünü de yanlış anlamamız lazım, önce insan değil; insanın bazı öncelikleri olabilir, fakat mutlak olarak olarak önce insan dersek canlıya sıra gelmez. Hatta bütün insanlara sıra gelmez, önce sömürücüler, hakim baskı grupları sonuna kadar yeryüzünden kendi bencil istekleri doğrultusunda istifade etmeye onu tahrip etmeye israf etmeye devam ederler, insan her dilediğini yapamaz. Kur’an-I Kerim’de buyurduğu gibi ahlak ve evrensel hukuk kuralları vardır. Çevre sağlığı için buna riayet etmemiz gerekir. İnsandan sonra öncelik bakımından yakın canlı çevremiz hayvanlar gelir. Ama Türkiye’de henüz hayvan Anayasası yoktur veya hiç değilse insanlar için bulunan Anayasanın bir maddesini de canlı haklarına hayvan haklarına ayırma cömertliği, özgeciliğini de daha gösterebilmiş değiliz. Hz. Adem’in bu tabii hukukun bu ilkesini 657 yıllarında bütün Kur’an-I Kerim’inde bu ayetlerini özetleyecek şekilde hükümet proğramında değildir. Halife olur olmaz okuduğu ilk hutbede şu şekilde özetlendi, “Yanlız insanlara karşı değil cansız çevreye bikağa karşı da sorumlusunuz, onlarında hakları vardır ve hayvanlarında hakları vardır. Tapokratik özellikleri olan çevreyi bozmamakla, denizi bozmamakla, vadileri doldurmamakla bitki örtüsünü yok etmemekle yükümlüsünüz, sorumlusunuz. Çünkü sizin bencil ve kısa vadeli mevduatlarınız için yaptığınız bu ihlaller aynı salonda yaşayacak insan haklarını kullanacak, gelecek nesillere karşı yaptığınız ihlalin yaptırımı mutlaka gelecektir.  

 

Ana Sayfa

aturan2003@yahoo.com

Taklamakan Uygur Neşriyat Tüm Hakliri Saklıdır

 All Rights Reserved Taklamakan Uyghur Publishing 2007 --- 2009 http://www.uyghurweb.net