|
KARAHANLILAR VE İSLAM'IN YAYILMASINDAKİ KATKILARI*
Dr. Ali b. Salih el-Muheymid
Çeviri: Ali AKSU**
Giriş
Abbâsî hilafetinden bağımsızlıklarını ilan edenler ve İslam dünyasının
doğusunda veya batısında ortaya çıkan devletler, inceleme ve ilgiden ol
nasip almışlardır. Asya’da kurulmuş ve Kaşgar şehrini kendisine başkent
edinmiş olan Karahanlılar Devleti bundan hariçtir. Bu devlet,
araştırmacılardan özellikle de müslüman araştırmacılardan gereken ilgi
ve ihtimamı görmemiştir. Bu durum, diğer kardeş devletlere bir örnektir.
Çünkü -bildiğimiz kadarıyla- şu ana kadar Karahanlılar hakkında onların
siyâsî ve medeniyetle ilgili yönlerini kapsamlı ve aydınlatıcı bir
çalışma ortaya konulmamıştır. Türk tarihçilerin -ki bunlar İslam
aleminde bu devlet hakkında en çok ilgi gösteren araştırmacılardır-
araştırmalarına bir göz attığımızda, bu devlet hakkında birisi bir
sayfayı bile geçmeyen iki araştırmayla karşılaşırız[1][1].
Hiç şüphesiz bu, bir taraftan Karahanlılar tarihinin kapalı olması,
diğer taraftan da onlar hakkında yazılmış kaynakların az olmasından
kaynaklanmaktadır.
Karahanlılar Develeti'ni ele alan, -zaten sayıları az olan- kaynakların
maalesef bir kısmı hâlâ kayıptır. Bu arada mevcut kaynakların bir kısmı
da az ve çelişkili bilgiler içerirler. Çünkü bu kaynaklar, Karahanlılar
hakkında parça parça ve dağınık, aynı şekilde, çoğunlukla diğer târihî
hadiselere muhalif açıklamalara dayalı bilgiler nakletmektedir.
Bu devletle ilgili bir hüküm veya belirli bir siyâsî olay hakkında iki
veya daha fazla tarihçinin hemfikir olmaları nadirattandır.
Karahanlılar tarihini bütün yönleriyle ele almaya kesin karar
verdiğimde, son zamanlarda ortaya konulmuş özel bir çalışmanın olup
olmadığını tekid için araştırmaya koyuldum. Araştırmam sonunda önüme
Arap aleminde Dr. Hüseyin ed-Dakûkî tarafından hazırlanmış olan iki
muhtasar makale çıktı. Bu makalelerden birisi, “Karahanlılar
Devletinde Fikir Hareketi” (el-Hareketü’l-Fikriyye fî
Ahdi’d-Devleti’l-Karahâniyye)[2][2],
diğeri de “Karahanlılar Devleti” (ed-Devletü’l-Karahâniyye)[3][3] dir.
Bu iki makaleyi mütaala ettiğimde, araştırmacının gayret ettiği ve
Karahanlı Devleti tarihini gerçekten sınırlı bir şekilde dönem dönem ele
aldığı dikkatimi çekti. Ancak İslam âleminin uç bölgesinde, yani önemli
bir bölgede kurulan ve yaklaşık iki asırdan fazla ayakta kalan böyle bir
devlet için bu tür çalışmanın yeterli olmadığını düşünmekteyim.
Karahanlıların, İslam’ı ve İslam kültürünü yaymada, yine aynı şekilde,
Orta Asya’daki İslam medeniyeti eserlerinin inşasında mümtaz çabaları
vardır. İzlerinden bir kısmı, halen ayaktadır. Kezâ Karahanlıların,
Gazneliler ve Selçuklular gibi komşu müslüman devletlerle siyâsî yönden
bir ilişkileri de bulunmaktadır.
Gerçekten Karahanlılar tarihinde, herbiri özel incelemeye lâyık pek çok
alan bulunmaktadır. Biz bunlardan sadece Karahanlıların, İslam'ın
yayılışındaki gayretlerini ele alacağız. Genelde İslam Tarihi, özelde
İslamî Doğu Tarihi ile ilgilenlerin önüne bu konuyu serdetmem beni
sevindirecektir. Az da olsa layık olduğu şekilde, böyle bir konuyu
yerine getirmede başarılı olduğum ümidindeyim.
Araştırmanın Önemli Kaynakları
İbnü'l-Esir'in (öl. 630/1232) "el-Kâmil fi't-Tarih" adlı kitabı,
Karahanlılar ve özellikle bu araştırmanın konusuyla ilgili bilgiler
nakleden İslâmî Arap kaynaklarının en önemlisi sayılır. Çünkü bu yazar,
Karahanlı Devleti sınırları içerisinde yer alan İslam bölgelerine karşı
müslüman olmamış Türklerin hedef alıp gerçekleştirdikleri saldırılara
değinmektedir. Aynı şekilde İbnü'l-Esir, Karahanlı Devleti
hükümdarlarının bu saldırılara karşı koyma çabalarını da ele almaktadır.
İbnü'l-Esir'in bu kitabı, Karahanlı ailesinden bazı hükümdarların zühd
ve dindarlıklarını, ilim ve ilim ehline olan yoğun ilgilerini övme
konusunda neredeyse tek kaynaktır. Kezâ İbnü'l-Esir, yaklaşık olarak
Karahanlı Devleti muasır tarihçilerinden sayılan en-Nizâmî el-Arûzî
es-Semerkandî'nin (öl. 552/1157) kitabından da istifade etmiştir. Ki
en-Nizâmî, Ğazneli Sultan Mahmud'un 389/999 yılında Mâverâünnehir'i
istila etmesinden hemen sonra, İlek Han'a gönderdiği mektubun
ayrıntılarını zikreden yegane müelliftir. Görünen o ki, bu mektubun
içeriğine göre Sultan Mahmud, özellikle Ğazneliler Devleti'ne komşu
olduktan sonra, Karahanlı ailesi hükümdarlarının yönelişlerini ve İslâmî
siyasetlerini tanımayı istemiştir.
Aynı şekilde İbnü'l-Cevzî'nin (öl. 597/1200), Karahanlı Devleti Tarihi
alanında inceleme için önemli tarihi bir kaynak olan "el-Muntazam fî
Tarihi'l-Mülûk ve'l-Ümem" adlı eserini de zikretmeden geçemeyiz.
İbnü'l-Cevzî, Abbâsî hilafeti ile Karahanlı Devleti arasındaki
karşılıklı elçilikler konusuna değinmiştir.
Yine er-Râvendî (öl. 603/1206), 536/1141 yılında müslümanlar
(Selçuklular ve Karahanlılar) ile müslüman olmayan Hıtâ (Hıtay veya
Karahitaylılar olarak bilinmektedir [çev.]) güçleri arasında meydana
gelen meşhur Katvân savaşı ve önemli sonuçları hakkında kıymetli
bilgiler sunmaktadır.
Burada son derece önemli bir başka kaynak daha bulunmaktadır. O da, Ebu
Nasr Ahmed b. Muhammed el-Kabâvî'nin telif ettiği "Tarihu Buhârâ"
adlı eseridir. Bu eseri, Ebu Bekir Muhammed b. Ca'fer en-Narşahî'nin
(öl. 348/959), "Tarihu Buhârâ" adlı kitabına zeyl edilmiş olarak
bulduk. Yazar el-Kabâvî, 522/1128 yılında doğmuş olup, Karahanlı Devleti
ile çağdaştır. Bu nedenle yazar, eserinde önemli olayları ve Karahanlı
hükümdarlarının Buhârâ ve Semerkand şehirlerinde inşâ etmiş oldukları
İslâmî kurumları ele almıştır. Bu konu hakkında önemli bilgi vermesi
açısından, bu kaynağın tek kaynak olduğunu söyleyebiliriz.
Aynı şekilde araştırmacı, İranlı tarihçi Nureddin Muhammed el-Avfî'nin
(h.7/m.13. asırda yaşamıştır) "Lübâbü'l-Elbâb" adlı kitabına
işaret etmeyi de unutmamalıdır. Çünkü müellif, gerek bu devlet, gerekse
çağdaşı olduğu seçkin alimler ile bazı devlet öyöneticileri hakkında,
oldukça önemli bölümler sunmaktadır.
Bunların dışında Sem'ânî'nin (öl. 562/1166) el-Ensâb'ı, Ebu Hafs
Ömer en-Nesefî'nin (öl. 537/1142) el-Gınd fî Zikri Ulemâi Semerkand'ı
da, araştırmacının özellikle Karahanlılar döneminde İslâmî kültür
hareketi ile ilgili ilmî alanda istifade ettiği kaynakların başında
gelmektedir.
1-Karahanlıların Kökeni:
Karahanlı ailesi, Türk kralı Efrasyâb’ın soyundan gelir[4][4].
Bilindiği gibi Türkler,Türkistan’da belirli bir yerleri olmayan pek çok
kabileden meydana gelmişlerdir. Dolayısıyla Karahanlı ailesinin mensubu
bulunduğu kabileyi sınırlandırmak zordur.
Bu nedenle bazıları[5][5],
Karahanlıların, Tiyan Şan dağının güneyini kendilerine yurt edinen, daha
sonra da buradan batıya yönelen Uygur Türkleri kabilesine mensup
oldukları görüşündedirler[6][6].
Barthold[7][7],
Karahanlıların Türkistan’da[8][8] bilinen
şu üç Türk kabilesinden birine mensup olduğunu söyler: Bunlar ise;
(Yoğma), Kaşkar’da[9][9] iskan
eden ve Uygur ya da Oguz kabilesine mensup Yagma kabilesi[10][10],
veya Ceyhun nehrinden Çin’e kadar uzanan bölgede meskun olan Çiğil, ya
da Tıraz şehrinden[11][11] doğuya
doğru uzanan İslam beldeleri sınırında yaşayan Karluk boyudur.
Bu kabilelere, iki kabile daha ilave eden bir başka görüş bulunmaktadır
ki[12][12],
bu kabileler de Türkmen ve Tavcu kabileleridir. Bu görüşün sahibi, bütün
ihtimallerin gözönünde bulundurulabileceğini görmemezlikten
gelinemeyeceğini tekit etmektedir. Çünkü bu görüşlerin hepsi doğrudur.
Bu yüzden Karahanlıların sülalesi, Şâmân olan Tavcu ailesinin bir bölümü
sayılan Karluk hanedanına bağlanmaktadır. Karluk kavmî birliğini vücuda
getiren üç kavmin iki en mühim unsurunu Çigil ve Yagma kavimleri teşkil
ediyordu. Karluklar 744-840 yıllarında Uygur birliğine dahil
olmuşlardır. Aynı zamanda Karahanlılar siyâsî isim olarak, bir de
Türkmen ismini taşımışlardır. Binaenaleyh, Türk tarihçisi Zeki Velidi[13][13] de
buna işaret etmektedir. Biz, Karahanlıların nesebinin, Türk Karluk
kabilelerine ait olduğunu söylediğimizde gerçeği aşmış olmayız.
2-Karahanlıların Kuruluşu:
Karahanlılar Devleti, Orta Asya’da, Doğu ve Batı Türkistan bölgelerinde
kurulmuştur. Bu devlet, bazı tarih kitaplarında “Devletü Al-i Efrasyâb”
ve "Devletü Hânâtü Türkistan" isimleriyle de tanınır. Avrupalılar,
“İlîkhâniyye” devleti olarak isimlendirmektedirler[14][14].
Karahanlı Devleti dönemine çağdaş olan Kaşkarlı Mahmud ise[15][15] ona
“Hâkâniyye” devleti adını vermektedir..
“Karahanlı” kelimesi, “Kara Han” ve "Kara Hakan” kelimelerinden
gelmiştir. “Kara” kelimesi Tükçe’de “Ulu”, “Yüce” anlamlarına gelirken,
“Han” kelimesi ise, "Hükümdar, Melik" vs. anlamlara gelmektedir. Buna
göre “Karahan” lafzı "Büyük Hükümdar" anlamına gelmektedir[16][16].
Bu ailenin hakimiyetinin başlangıcı, yine bu ailenin kökeni ve İslam’a
girişi, araştırılacak tarzda bilinmemektedir. Bu devlet hakkında kıt
bilgi veren sınırlı sayıdaki kaynaklar, onların kuruluş tarihi hakkında
bilgi vermemektedirler. Ancak Karahanlıları ele alan çağdaş araştırmalar
ise, bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Sözgelişi, müsteşrik
Stanle Lane Poole[17][17],
bu devletin, 320/932 yılında kurulduğuna işaret etmektedir. Pritsak ise,
Türkçe yayınlanan İslam Ansiklopedisinin Karahanlılar maddesinde[18][18],
Karahanlılar’ın kuruluş tarihini, m. 840 olarak vermektedir. Bu tarih,
yaklaşık olarak h. 225 yılına tekabül etmektedir. Biz de, bu son görüşü
tercih etmekteyiz. Çünkü kaynaklar, Türk ile komşuları olan
Samanoğulları arasında patlak veren savaşın 280/892, 291/903, 293/905
yılında meydana geldiğini belirtmektedirler. Bu Türkler ise, henüz
İslam’a girmezden önce Doğu Türkistan’da hüküm süren Karahanlılardan
başkası değildir[19][19].
3-Karahanlıların İslam’a Girişleri:
Karahanlılar, İslam ile tanışmaya Mavearaünnehir bölgesinde
Samanoğulları Devleti ile aralarında meydana gelen çekişmeler sırasında
başlamışlardır (261-389/874-999). Emir İsmail b. Ahmed es-Sâmânî
(279-295/892-907), Karahanlı Kralı Oğulcak ile muasır idi[20][20].
Döneminde 280/893 senesinde Emir İsmail, Karahanlı Devleti'nin başkenti
Tıraz[21][21] şehrine
sefer düzenlemiştir[22][22].
Oğulcak olduğu açık olan Tıraz emiri teslim oldu ve Sâmânîler de şehri
ele geçirdiler. Buradaki kiliseyi mescide dönüştürdüler. Hutbeyi
minberlerinde halife Emirül-Mü’minin el-Mu’tazıd Billah adına okudular[23][23].
Taberi, Sâmânî emirinin, Türk hükümdarının babasını, karısı Hatun'u ve
yaklaşık 10.000 kadar kişiyi esir aldığını işaret etmektedir[24][24].
Bu hadise, Karahanlı hükümdarını, başkenti Kaşgar’a taşımaya sonra da
291/904 senesinde Sâmânî Devleti'ne karşı intikam saldırısında bulunmaya
zorlamıştır[25][25].
Aynı zamanda Karahanlı hükümdarı Sâmânî Devleti emirlerinden birinin,
Buhara’dan kaçtıktan sonra başkent Kaşgarın[26][26] kuzeyinde
yer alan Artuş[27][27] şehrine
sığınmasına müsade etti.
Karahanlı ailesinin, bu Sâmânî emîrini karşılaması, onu bir süre
fertleri arasında ikameti ve bunu takiben İslam davetçilerinin bu
bölgeye peşpeşe ulaşması, Satuk Buğra Han Abdülkerim'in İslam dinini
kabulüne sebep olmuştur[28][28].
-Kral Oğulcak’ın kardeşinin oğlu olan- Sâtuk Buğra Han, bu devletin
hükümdarlarından İslam'ı ilk kabul eden hükümdar olarak bilinir[29][29].
Sâtuk, amcası Oğulcak karşısında (hicri 4. asırda, miladi 10. asrın
başlarında) zafer elde edince, Karahanlı Devleti'nin batı kısmında
İslam’ı resmi din olarak kabul etmiştir[30][30].
4-Karahanlıların, Orta Asya’da İslam’ın Yayılmasındaki Gayretleri:
Abdülkerim Sâtuk Buğra Han, İslam’ı yaymaya azatlı köleleri[31][31] arasında
başladı. Karahanlı Devleti'nin Doğu kısmına hakim olan Büyük Kağan’a
karşı Mâverâünnehir bölgelerinde yapacağı savaşta İslâmî unsurlara
dayanmaya başladı. Nitekim bu hükümdar 330 yılında Balasagun'a[32][32] hücum
ettiğinde, Sâmânî ordusu, Sâtuk Buğra Han tarafında yer aldığı için bu
şehre hücuma ve Balasagun’u müslüman olmayan Türklerin hakimiyetinden
kurtarmaya hazırlandı. Ancak Sâmânî ordusu, ordu komutanlarıyla emirleri
Nasr b. Ahmed es-Sâmânî (301-331/913-943) arasında meydana gelen iç
çekişmelerden dolayı hedefine uluşamadı[33][33].
Abdülkerim Sâtuk Buğra Han 344/955 yılında vefat etti ve Kaşgar’ın
kuzeyinde bulunan Artuş şehrinde defnedildi[34][34].
Ardından yerine oğlu Musa (Türkçe ismi Baytaş) geçti. Onun hükümdar
Arslan Han’ın yenilgisini müteakiben Doğu Karahanlı ailesi bölümünü yok
eden kişi olduğu belirtilmektedir[35][35].
Musa b. Sâtuk, Karahanlı Devleti’ni tamamen İslamlaştırmayı başardı. Bu
faaliyette ona bir takım müslüman davetçiler yardım ettiler. Bunlar
arasında (yaklaşık) 380/990 yılı öncesinde Türk beldelerine giden ve
buralardan sonra Esbânikit’e[36][36]geçen
ve orada vefat eden[37][37] Ebu’l-Hasan
Said b. Hatem el-Esbânikisî de vardı[38][38].
Bu devletin hükümdarlarının müslüman olmasından, Karahanlı Devleti’ne
komşu civar bölgeler etkilendi. Musa b. Sâtuk döneminde, 349/960 yılında
çadırlarda yaşayan takriben 200.000 Türk ailesi[39][39] İslam
dinine girdi[40][40].
Musa b. Sâtuk, yaklaşık 382/992 yılında[41][41] vefat
etti ve yerine Karahanlı Devleti içerisinde ilk defa yönetimde ortaklık
sistemini ihdas eden oğlu Ebu’l-Hasan b. Ali[42][42] geçti.
Ebu’l-Hasan b. Ali, kardeşinin oğlu Buğra Han el-Hasan b. Süleyman’ı
yönetimde kendisine ortak yaptı. Ebu’l-Hasan, doğu ve güney tarafından
Karahanlı Devleti’ne komşu olan müslüman olmayan Türk kabilelerine karşı
cihada çıkma geleneği konusunda, babasının tuttuğu yolu devam ettirdi[43][43].
Bu Sultan'ın gerçekleştirdiği icraatlardan biri de, yönetimde kendisine
ortak olan kardeşinin oğlu Kral Buğra Han komutasında Sâmânî Devleti
hakimiyeti altında olan İslam beldelerine ve batıya doğru iki askerî
sefer gerçekleştirmesidir. Bu iki saldırıda da, hedef olarak başkent
Buhara[44][44] seçilmiştir.
Bu saldırılardan birisi, 382/992 yılında[45][45],
diğeri de bu yılın akabinde gerçekleşmiştir. Birinci saldırı,
başarısızlıkla sonuçlanırken, ikincisi, Sâmânîlerin başkentinin istilası
ile tamamlandı[46][46].
Buğra Han, adaletli ve ilim adamları ile fakihlere karşı iyilik sahibi
bir hükümdardı. Kendisi hakkında “Rasulullah’ın azatlı kölesi (Mevlâ
Rasulullah)” yazılmasını severdi[47][47].
Buğra Han, “Şihabü’d-Devle” ve “Zâhirü’d-Da’ve” lakabını taşıdı[48][48].
Aynı şekilde kardeşinin oğlu hükümdar Ebu’l-Hasan Ali’nin yanında Türk
topraklarında yaptığı cihadla da meşhurdur. Bu sayede, Hıristiyan ve
Budistlerin büyük çoğunluğu arasında İslam yayıldı[49][49].
Buğra Han, 383/993 yılında, Kaşgar’ın başkenti Buhara’dan dönüşü
esnasında vefat etti[50][50].
Ancak kardeşinin oğlu Kral Ebu’l-Hasan Ali b. Musa, müslüman olmayan
Türklere karşı çıktığı savaşların birinde, 388/998 yılında şehit
düşünceye kadar yönetimi sürdürdü. Bir görüşe göre (Pritsak’a)[51][51],
ona “el-Harîku’ş-Şehid” olarak lakabı verilmiştir.
Ebu’l-Hasan Ali vefat ettiğinde geride 4 erkek çocuğu bıraktı. Onlar,
Ahmed Toğan Han, Nasr İlek Han, Mansur Arslan Han ve Muhammed’dir. Oğlu
Ebu Nasr Ahmed b. Ali Toğan Han (388-408/998-1018) kardeşleri arasında
yaşça en büyük olması sıfatıyla, babası Buğra Han’ın vefatından itibaren
Karahanlı Devleti tahtına geçti[52][52].
Ancak kardeşi Nasr b. Ali İlek Han, 389/999 yılında Mâverâünnehir’i
istila etti ve Sâmânî Devleti’nin temellerini yıktı[53][53].
Karahanlı Hakanlarının İslam'a karşı olan yaklaşımları, Sâmânî Devleti
hatiplerinin, halktan Karahanlılara karşı savaşmaya, Sâmânîlere yardıma
ve onları savunmaya çağırmalarına rağmen, halk tarafından sert
mukavemetle karşılaşmaksızın Sâmânîlerin başkenti Buhara’da hakimiyet
kurmalarının en önemli etkenlerindendir. İnsanlar Karahanlılarla savaşma
hususunda fakihlerden fetva istediler, ancak fakihler onları bundan
alıkoydular ve bu konuda şunları söylediler: “Şayet Karahanlı Devleti,
din hususunda mücadele içerisinde olmuş olsalardı, o zaman onlarla
savaşmak vacip olurdu, ancak dünyevî konulardaki çekişmeye gelince, bir
müslüman için kendi kendini tehlikeye atmasına ve kanının dökülmesine
maruz bırakmasına cevaz yoktur. Kaldı ki, onların gidişatı güzel,
dinleri sahihtir. O halde fitneden uzak durmak evladır”[54][54].
Müsteşriklerden birisi[55][55] şöyle
demektedir: "Sâmânî Devleti'nin yıkılmasından sonra İslam dini,
Karahanlıların eliyle doğuda yeni bir çıkış yaptı. Çünkü İslam,
Türkistan’ın pek çok yönlerinde yayıldı. İslam’ın bu bölgelerde hızlı
bir şekilde yayılması, İslam devletlerinin yöneticilerine bağlıdır.
Bunların başında da Nasr b. Ali İlek Han gelmektedir”.
Abdülaziz Cengiz Han[56][56],
İslam dininin Türkler arasında yayılmasında Karahanlı Devleti’nin büyük
öneminin bulunduğunu belirtmektedir. Kur’an-ı Kerim, ilk defa bu devlet
döneminde Türk diline tercüme edilmiştir.
Karahanlılar, Mâverâünnehir beldelerini ele geçirdiklerinde, Ğazneli
Sultan Mahmud -görüldüğü gibi- bu devletin alimlerinin ve
hükümdarlarının inançlarının doğruluğundan ve mezhebî eğilimlerinden
emin olmak istedi. Bu nedenle Karahanlı hükümdarı İlek Han’a bir mektup
yazdı[57][57].
Mektupta şunlar yazılıydı: "Biz, Mâverâünnehir imamlarından, doğu
âlimlerinden ve sayın hükümet ileri gelenlerinden, şu kavramların
cevaplarını bize açıklamalarını istiyoruz: Nübüvvet, velâyet, din,
İslam, iman, ihsan, takva, emri bilma’ruf nehyi ani'l münker, sırât,
mîzân, rahmet, şefkat, adalet ve fazilet nedir?[58][58].
Hakan, bu mektubun içeriğini öğrendiğinde, Mâverâünnehir’in her
tarafından fakihleri çağırdı ve onlarla bu kavramların anlamları
hususunda tartıştı. Bazılarını bu soruların cevaplarını açıklayacak
risale telif etmekle mesul tuttu Hakan'dan bunun için dört ay süre
istediler. Ancak Hakan’ın müslüman hatiplerden ve seçkin insnlardan biri
olan ve aynı zamanda Muhammed b. Abduh el-Kâtib olarak da bilinen katibi
şöyle dedi: “Ben bu sorulara iki kelimede cevap veririm”. İslam’ın ve
doğunun ileri gelenleri bu durumu öğrendiklerinde, katibin isteğini
kabul ettiler. Onun iyiliğini ikrar ettiler: Katip, ardından kalemi aldı
ve soruların altına fetva tarzında açıklamalarını yazdı: Rasulullah
şöyle buyurmuştur: “Allah'ın emrine ta’zim; yaratıklarına şefkat”.
Fakihler bu duruma şaştılar ve “bu, mükemmel bir cevap; ve kapsamlı bir
söz" dediler. Han, buna sevindi, fakihlerinin cevabına ihtiyaç kalmadı.
Cevap Ğazne’ye ulaştığında, yerinde bir cevap oluşu hususunda ittifak
edildi[59][59].
Nasr b. Ali İlek Han 403/1013 yılında[60][60] vefat
ettiğinde kardeşi Ahmed Toğan Han, Karahanlı Devlet yönetiminde tek
başına kaldı. Nasr, hemen Ğazneli Sultan Mahmud ile barış anlaşmasına
girişti. Böyle bir anlaşmaya girişmesinin amacı, kendini cihada
hasretmekti. Ğazneli Mahmud’a bu bağlamda şöyle dedi: "Senin Hind
gazvesiyle, benim de Türklerle savaş ile uğraşmam ve birbirimizle
uğraşmaktan vazgeçmemiz, İslam’ın ve müslümanların yararınadır. Ğazneli
Mahmud da, Nasr’ın bu isteğine olumlu karşılık verdi. Böylelikle
aralarındaki çekişmeyi, inanç bağı giderdi ve her ikisi de müslüman
olmayanlarla savaşmakla meşgul oldular"[61][61].
Müslüman olmayan Türkler[62][62],
Çin tarafından Türkistan’a gelip Karahanlı Devleti’ne bağlı bazı
bölgeleri ele geçirerek ganimet ve esir aldılar. Başkent Balasagun ile
Karahanlılar arasında sadece sekiz günlük bir mesafe kaldığında Toğan
Han -hastalıkla pençeleşmesine rağmen- müslüman olmayan Türklere karşı
harekete geçti. Bu nedenle Toğan Han, yakın bölgelerdeki müslümanlara,
müşrik Türklerle savaşmaları için çağrıda bulundu. Bunun üzerine, onunla
beraber yaklaşık 120.000 gönüllü harekete geçti[63][63].
Şüphesiz bu sayı, İslam düşmanlarının kalplerine korku salmak için
yeterli idi. Bu nedenledir ki, müşrik Türkler, tekrar kendi ülkelerine
döndüler. Ancak Toğan Han, bir daha bu bölgelere saldırılarda
bulunmamaları için onları takipte ısrar etti. Arkalarından yaklaşık üç
ay kadar yürüdü. Sonunda onlar Karahanlı Devleti’nin başkentinden
uzaklaştıkları için kendilerini güvende hissettikleri bir anda aniden
üzerlerine vardı. Onlardan pek çok kimse öldürüldü ve esir alındı,
hayvanlar ve daha önceden bilinmeyen, sayısız pek çok Çin yapımı eşya
ile altın ve gümüş kaplar ganimet olarak ele ğeçirildi[64][64].
Bu zafer, müslümanların gönüllerinde iyi bir yankı uyandırdı. Tarihçi
el-Utbi, bu zafer hakkında şunları ifade etmektedir: "Bu zaferin
muştuları, İslam dünyasında yankılandı, bu sayede sevinçten yüzler
parıldadı, gönüller güldü, sevinçler her yeri kapladı, şükürler çoğaldı,
ta ki evler, saraylar ve harem çadırlarında Allah'ın razı olduğu dini
için, bir lütuf olarak sevinç yaşandı"[65][65].
Bu zaferden sonra Toğan Han fazla yaşamadı. Çünkü Sağun şehrine
döndüğünde hastalığa yakalandı ve 408/1018 yılında vefat etti[66][66].
Bu Hakan, âdil, hayrı çok seven, dindar, ilim ve din adamlarına karşı
şefkatli bir şahsiyetti. Vefatından sonra yerine kardeşi Şerefü’d-Devle
Ebu’l-Muzaffer Arslan Han geçti[67][67].
el-Utbî, Arslan Han’ın hayatından övgüyle bahsetmektedir: "Toğan Han
vefat ettiğinde, yerine takvada kendisine denk, cahiliyye hayatı
yaşamamış, ilâhî işleri yerine getirmede onun takipçisi olan kardeşi
geçti... Cemaate namazlarını kıldırıyor ve Allah’a itaat için adaleti
tesis ediyordu"[68][68].
Karahanlı Devleti’nin İslam’ın yayılışındaki gayretlerinin sadece nüfuzu
altında bulunan beldelerle sınırlı kalmadığı bir gerçektir. Çünkü
Türkistan ile Çin arasında bulunan Huten[69][69] şehrinin
fethi, Kaşkar hükümdarı Kadir Han Yusuf'a[70][70] nispet
edilmektedir. Onun yönetimi, adalet, güzel yaşantı, cihadın çokluğu ile
muttasıf olmuştur. Ayrıca o cemaatle namaza müdavim idi[71][71].
Kadir Han, bu şehri fethi esnasında Budistler tarafından şiddetli bir
mukavemetle karşılaştı. Hatta bu esnada şehrin içerisinde bazı müslüman
insanların kabirlerine rastladı. Bu da göstermektedir ki, bundan önce
müslümanlar bu şehrin fethi için uğraşmışlardır. Bundan sonra da şehirde
İslam, burada bulunan Hıristiyanlık ve Budizm gibi diğer dinlerde
birlikte yaşamaya devam etmiştir[72][72].
Kadir Han, 423/1032 yılında Huten şehrinde vefat etti. Ardından iki oğlu
hakimiyeti ele geçirmek için birbirleriyle mücadele içerisine girdiler.
Bunun sonucunda Karahanlı Devleti ikiye ayrıldı. Bu suretle önceki
durumuna dönmüş oldu. Doğu Türkistan'da bir devlet kuruldu ve Kaşgar,
Balasagun ve Huten gibi vilayetleri kendi hakimiyetine kattı. Ebu Şuca’
Arslan Han, bu devlete karşı koydu. Batı Türkistan’da, Tıraz ve Esbîcab[73][73] şehirlerinin
birleştirilmesiyle bir başka devlet oluştu. Bu devlet, Hakan’ın kardeşi
Mahmud Buğra Han ile bağımsızlığını ilan etti[74][74].
Karahanlı ailesi fertleri arasında savaşlar ve bölünmeler meydan
gelmesine rağmen, bu durum bazılarını, önceki yönetimlerinin belirgin
bir özelliği olan cihada devam etmekten alıkoymamıştır. Ebu Şuca’ Arslan
Han, 435/1043 yılında, kış mevsimini Balasagun ile Kaşgar civarında
geçirmeyi adet edinmiş olan kalabalık putperest Türklere karşı cihada
çıktı. Karahanlı Hakanı, kendi sınırlarında bulunmalarını fırsat bilerek
onları İslam’a çağırdı. Bu davete çoğu olumlu karşılık verdi ve onlardan
yaklaşık 10.000 aile müslüman oldu. Müslüman olduklarında,
Şerefü’d-Devle onlara topraklarına girme izni verdi ve onları,
Karahanlılara ait şehirlere dağıttı[75][75].
443/1044 yılında İsmâilî da’vetçileri[76][76] Batı
Türkistan’da kendi mezheplerini yaymaya çalıştıklarında ve insanları
Mısır hükümdarı el-Mustansır Billah’a (427-487/1035-1094) itaate
çağırdıklarında, Mahmud Buğra Han onları pusuya düşürdü. Onları ve
onların propagandasından etkilenen bölge halkını yakalama konusunda
kendisine yardım edecek bir plan hazırladı. Onların önünde İsmâilî
mezhebine meyletmiş göründü. Onları liderleriyle tanışıncaya kadar çok
kez meclisine gelmeleri için çağırdı. Geldiklerinde ise onların
öldürülmelerini emretti. Sonra Türkistan şehirlerindeki temsilcilerine
mektup yazarak, İsmâilî da’vetçileri ve onların yandaşlarını
öldürmelerini istedi[77][77].
Böylesi bir iş yapmakla Sultan Mahmud Buğra Han, İsmâilî tehlikeyi
durdurdu ve Orta Asya bölgelerinde, bu davetin yayılmasını engelledi.
Aynı şekilde, Doğu Karahanlı Devleti’nin, İslam’a davet alanında
gerçekleştirdiği aktif rolün, üç eşit yönde yapıldığını görmekteyiz:
Birincisi; Topraklarını genişletmek ve oralarda İslam'ı yaymak için
müslüman olmayan komşu bölgelere doğru genişleme.
İkincisi; Türkistan bölgelerinde ara sıra zuhur eden Şiî güçlerle
savaşma.
Üçüncüsü ise, Türkistan içerisinde halkı müslüman olan bölgelere
saldırılarda usanmak bilmeyen putperest güçlere karşı cihad ilan
etmekti. Karahanlıların ilgisi, Doğu Karahanlı Devleti yakınlarında
bulunan Balasagun ve Kaşgar civarında kış mevsimini geçirmeyi adet
edinmiş müşrik Tibet Türklerinin üzerinde yoğunlaşmıştı.
438/1046 yılında bu Türkler, Ebu Şüca’ Arslan Han'a mektup gönderdiler.
Ona, ülkesine tamah etmediklerini haber verdiler. Bunun yanında
adaletini ve halkına karşı olan iyi muamelesinden dolayı hayranlıklarını
da gizleyemediler. Han, onların bu durumunu fırsat bildi ve onları
İslam’a da’vet etti. Fakat onun daveti, daha öncekinde olduğu gibi
başarılı olamadı[78][78].
Bu daveti kabul etmemelerine ve müşrik olarak kalmalarına rağmen Arslan
Han, onlara devletin sınırlarında kalmalarına müsaade etti[79][79].
Bu da, açıkça şunu ortaya koymaktadır ki Karahanlılar, Allah’a davette
hikmet ve güzel öğüt metodunu kullanmışlar ve insanları zorla İslam’a
sokma yöntemine başvurmamışlardır.
Doğu Karahanlı Devleti, geçmişte İslam’ı yaymak için büyük çabalar
sarfetmiş ve bu çabalar sonucunda emirler arasında bitmek tükenmek
bilmeyen iç çekişmeleri sona erdirmişken, 439/1047 yılında devlet
üzerinde hakimiyeti paylaşan Mahmud Buğra Han ve Arslan Han kardeşler
arasında mücadele yeniden başladı. Sonuçta Mahmud, kardeşini mağlup
etti, esir olarak aldı, hapse attı ve onun hakimiyeti altında bulunan
Kaşgar, Huten ve Balasagun gibi bölgeleri kendi hakimiyeti altına aldı[80][80].
Doğu Karahanlı Devleti hakanlarının gerçekleştirdiği seçkin İslâmî
hareketin, Allah’ın, bu önemli geçit (suğur) bölgesi için Batı Karahanlı
ailesinden başka yöneticiler göndermesine kadar duraklaması dikkat
çekmektedir. Onlar, daha önceki müslümanların yaptığı şeyi tamamlama
konusundaki açık isteklerini ifade etmişlerdir. Herşeyden önce onlar,
Abbâsî hilafetine sıkıca olan bağlılıklarını ortaya koymak istiyorlardı.
Çünkü Abbasilerle güçlü manevî bir bağları vardı. Tıpkı Buhara,
Semerkand[81][81] ve
Batı Türkistan’ın diğer şehirlerinde olduğu gibi muhteşem İslamî
medeniyet inşaâetmişlerdir.
İşaret edilmesi gereken gerçek şu ki, Batı Karahanlı Hakanlarının cihad
alanındaki gayreti, doğulu kardeşlerinin üstlendikleri gayretten az idi.
Bize göre bunun sebebi, Batı Karahanlı Devleti’nin, Mâverâünnehir
bölgesinde (Batı Türkistan) yer almış olmasıdır. Bu da, Batı Karahanlı
Devleti’ne cihad için çıkma ve hareket etme imkanı vermemiştir. Bu
devlet, pek çok yönden müslüman devletlerle çevrili idi. Harezmîler gibi
Ğazneliler, Selçuklular ve Doğu Karahanlılar ise, tamamen Çin
bölgelerine sınır idi.
Görünen o ki, iki devlet (Batı-Doğu Karahanlılar) arasında var olan aile
çekişmeleri, Doğu Karahanlı Devleti için sürekli bir tehdit teşkil eden
ve doğudan gelen müslüman olmayan Türklerin tehlikeli saldırıları
karşısında, İslamî birliğin oluşmasını engelledi.
Batı Karahanlı Devleti Hakanlarından çoğu, zühd, dindarlık ve fakihlere
olan aşırı düşkünlükleri ile muttasıf idiler. Bu nedenle onların,
İslam’ı yayma ve cihada çıkmaktan geri kaldıklarını söylemek zordur.
Çünkü bir tarihçi[82][82] Sultan
Ebu’l-Muzaffer Tafkac[83][83] Han’ın[84][84] (öl.460/1068),
fakihlerin, alınmasına ruhsat vermelerine rağmen insanlardan vergiler
almadığını belirtmektedir.
Ebu’l-Muzaffer, ulemaya o kadar saygılı idi ki, fakih Ebu Şüca’
el-Alevî’nin “Sen, hükümdarlık için uygun değilsin” demesi üzerine onun
nasihatına uyarak iktidardan çekilmiştir. Ancak Han, kendisinin bu iş
(yönetim) için tayin edilmiş olduğunu ve buna kendisinden başkasının
uygun olamayacağını teyid eden Semerkand halkının şiddetli ısrarı
karşısında kararından dönmüştür[85][85].
Batı Karahanlılar, kendileri ile Abbâsî hilafeti arasındaki bağların
daha da kuvvetlendirilmesi için çaba gösterdiler. Tafkac Han, 453/1071
yılında Abbâsî halifesi el-Kâim Biemrillah'a (422-467/1031-1075) elçi
gönderdi. Onu, Türk komutan Ebu’l-Hâris el-Besâsiri’nin[86][86] tutuklayıp
Fırat yakınındaki “Ane” şehrinde tam bir yıl hapsettikten sonra[87][87] hilafet
merkezine[88][88] geri
dönmesi nedeniyle tebrik etti.
Tafkac Han gibi sünnî bir sultanın bu kutlamasının, Abbâsî halifesine
karşı olan sıkı bağlılık duygularını ortaya koymak için böylesi bir
fırsatı kaçırmadığına işaret etmesi noktasında şüphe yoktur. O dönemde
halife, teşeyyûu ve Fâtımîlere sıkı bağlılığıyla bilinen el-Besâsiri’nin
tahakkümü altına girmişti. Çünkü bu esnada Bağdat minberlerinde
hutbeler, Mısır'daki Fâtımî halifesi el-Mustansır Billah adına
okunuyordu[89][89].
Tafkac Han, devlet içerisinde sistemin temellerini ve emniyeti
sağlamlaştırdı, hırsızları, yol kesicileri takibe başladı ve onlara
karşı sert önlemler aldı. Semerkand kalesi kapısına bazıları “Bizler
tıpkı soğan gibiyiz, kesildikçe başlarımız büyür” yazmışlardı. Han, bu
yazının altına “Ben de bir bahçıvan gibiyim, başlarınız yükseldiğinde,
onları kökünden kazırım” yazılmasını emretti. Yaklaşık 300 hırsızı
yakaladı ve idam edilmelerini emretti[90][90].
Tafkac Han, 460/1068 yılında vefat etti[91][91].
Batı Karahanlı Devleti’nin başına oğlu Şemsü’l-Melik’i (Nasru’s-Sânî b.
İbrahim Tafkac Han) halefi olarak bıraktı. Şemsü’l-Melik, daha
iktidarının başındayken, kendisiyle Doğu Karahanlı Devleti
idarecilerinden bazı akrabaları arasında yeniden bir fitne meydana
çıktı. Bu devletin emirlerinden Harun b. Yusuf Kadir Han ve kardeşi
Tuğrul, Semerkand’ın başkentine saldırdılar. Bu savaş, taraflardan
birisinin zaferiyle değil, aksine aralarında yapılan anlaşma ile son
buldu[92][92].
Bu anlaşmanın sonucunda Semerkand istikrara kavuştu. Böylelikle
memleketi içerisinde İslam'ı yayma ve İslam medeniyeti konusunda
kendisinden bekleneni gerçekleştirmek için Şemsü'l-Melik’in önüne fırsat
hazırlanmış oldu.
Döneminde “Hûn Sâlâr” isminde zenginlerden birisi, Sekckes[93][93] köyünde
bir cami yaptı ve bunun için bol miktarda paralar harcadı. Ancak o
camide bir cuma namazı kılındı. Bu nedenle Buhara fakihleri, bundan
böyle burada namaz kılınmasına izin vermediler[94][94].
O köyün sakinlerinden bu camide namaz kılanların sayısının 40'a
ulaşmadığı için fukahânın böyle bir fetva verdiği açıktır.
Batı Türkistan’da Şemsü’l-Melik Hân’ın ismini ebedileştiren İslâmî
faaliyetlerden birisi de, Han'ın, düşmanlarına karşı gerçekleştirdiği
savaşların birisinde çıkan yangın sonucunda yıkılan Buhara camiini
461/1069 yılında yenilemesidir. Caminin minarelerinin başlığının
tuğladan yapılmasını emretti. Aynı şekilde, caminin maksuresini
(mihrabın yanında hükümdar için ayrılmış odacık), minberini ve
mihrabını, nakışlarının tamamlanması için Semerkand’a gönderilmesini ve
sonra da tekrar yerine iade edilmesini de emretti. Şemsü’l-Melik Han, bu
işe teşebbüs ettiğinde Buhara’daki zenginler ve ileri gelenler, bunun
için gerekli yardımda bulunmak üzere geldiler[95][95].
Yine Harcek köyü yakınlarında 471/1078 yılında inşası tamamlanan
"Ribâtü’l-Melik" ve Semerkand ile Hucend arasındaki yol üzerinde "Ak
Ketil" mahallinde inşa edilen bir başka ribat, bu Han'a nispet edilir[96][96].
Şemsü’l-Melik'in, alimlere, kendine mahsus olan ve Buhara yakınında
"Kark Aleviyan" adıyla bilinen tarım arazisini hibe ettiği rivayet
edilir. Burayı şehrin dışındaki başka mülkler karşılığında almıştı[97][97].
Aynı Han, Buhara’da İbrahim kapısında pek çok boş arazi satın aldı ve
buralara gayet güzel bahçeler yaptı. Bunun için bol miktarda para
harcadı ve buraya kendi ismine nisbeten “Şemsü Abâd” adını verdi[98][98].
Şemsü’l-Melik Han, 472/1079 yılında vefat etti. O, Karahanlı hakanları
arasında ilim, görüş, siyaset ve basiret açısından en
faziletlilerindendi. Fıkıh ve hadis dersi aldı ve güzel hattıyla mushaf
yazdı. Semerkand ve Buhara minberlerinden hutbe okudu, halk onun
fesahatından çok hoşlandı[99][99].
Vefat ettiğinde yerine kardeşi Hazar Han geçti (480/1087)[100][100].
Hazar Han, Şemsi Abâd’ın yapımını tamamladı[101][101].
Vefatından sonra yerine Semerkand’da oğlu Ahmed Han (öl. 488/1095)
iktidara geçti[102][102].
Elimizdeki mevcut kaynaklar, İslam'ı yaymada, kendisinden önceki
sultanlar örneğinde olduğu gibi, bu Han'ın kayda değer bir çabasından
bahsetmemişlerdir. Kaynakların bu Han hakkında zikrettikleri bütün şey,
onun hayatının övülecek bir yanının olmamasıydı. Çünkü iktidara
geçtiğinde, o henüz çocuk yaştaydı. Buna rağmen halktan, kendisinden
nefret etmelerine dek onlardan vergi toplayarak çokça gelir elde etti.
Onun, bundan daha tehlikeli ve daha büyük işlediği suç, zenâdıka
mezhebini kabul etmesidir. Dolayısıyla ondan ancak dinin bozulmasını
haber veren işler sudur etmiştir. Sonuçta bu sebepten ölümle karşılaştı[103][103]..
Arslan Muhammed Han (495-524/1101-1130)[104][104],
Batı Türkistan’da bulunan Karahanlı şehirlerinde İslam'ı yayma ve İslâmî
îmâr yapımında erişilebilir oranda gayretleriyle pay sahibi olan
Karahanlı Devleti hakanlarının başında gelmektedir. Bu Han, Buhara
köylerinden birisi olan Şarğ beldesinde kendi özel servetinden bir cami
yaptırdı. Keza, Sekckes beldesi civarında da yabancılar için bir ribat
(veya misafirhane) yapılmasını emretti. Bu bağlamda Arslan Han, Beykend
şehrine özel bir önem vermiştir[105][105].
Çünkü burada binaları restore ettirdi, pek çok sayıda kervansaray ve
imarethane yaptırdı. Ayrıca bu kervansaraylara ve yeni binalara su
getirebilmek için şehrin yakınındaki dağda bir kanal açılmasını da
emretti[106][106].
Arslan Han’ın bu şehre önem vermesinin sebebini, sağlamlığı ile meşhur
olmasına yani korunmaya elverişli olmasına bağlayabiliriz. Bu nedenle
mücahidler, Türkistan bölgelerine her yıl saldırmaktan bıkmayan müslüman
olmayan Türkler ile savaşa hazırlık için kış mevsimini burada geçirmeyi
adet edinmişlerdi[107][107].
Arslan Han, Buhara kalesinin yenilenmesini emretmişti. Oradaki çalışma
sona erince, karargahını da buraya taşıdı. İleri gelen emirlerinden
birini buraya vali olarak atadı[108][108].
Ayrıca eskiden Buhara'da bulunan dış mahallenin yerine, yeni bir dış
mahalle inşaâ ettirdi[109][109].
Bu ikisini birbiriyle bitişik olması için böyle yaptırdı[110][110].
Arslan Han, Buhara caminin minaresini de yeniletti. Sonuçta gayet güzel
ve muazzam bir minare ortaya çıktı. Ancak minarenin caminin üzerine
yıkılıp enkaz haline gelmesi, uzun sürmedi. Nakşedilmiş ahşabı ve koni
şeklindeki kısmı parçalandı. Arslan Han, ikinci kez minarenin
yapılmasını emretti ve sağlam bir şekilde minareyi diktiler. Başını da,
tuğladan yaptılar. Bu Han, 515/1121 yılında yine bu camiye bazı revaklar
ilave etti ve bu minareyi diğer yeni bir minareyle birlikte şehrin
ortasında görünmelerini sağladı[111][111].
Yine Arslan Han, Buhara’da bayram namazları için de büyük bir musalla
yaptırdı. Onun böyle bir binaya, emniyet açısından ihtiyaten başladığı
belirtilmektedir. Çünkü eski musalla, şehirden uzaktı ve bu yüzden
Buhara'nın ve Buhara halkının düşmanları tarafından ansızın saldırıya
uğramalarından korkmuştu[112][112].
Arslan Han, Abbâsî hilafeti ile kendileri arasındaki bağların güçlenmesi
için daha önceki Karahanlı Devleti hükümdarlarının siyasetini takip
etti. Dolayısıyla, her iki taraf arasında karşılıklı elçilikler açıldı.
Bu nedenle Arslan Han, hilafet merkezine meşhur âlim el-Hüseyn b.
el-Lamşî’yi[113][113] gönderdi.
Hilafet merkezi ise, Karahanlı elçiliği görevine, 519/1125 yılında
Atiyye İbn Ali el-Kureşî gönderdi. âlim eş-Şeyh Ebu’l-Ferec Rüstem b.
el-Abbas el-Bağdâdî, onun sohbet arkadaşı idi[114][114].
Han’ın, bu sefaret başkanlığını kendi dönemi boyunca Mâverâünnehir
âlimlerinin meşhurlarından birine vermesi, Karahanlılar sarayında
âlimlerin gördüğü saygının değerini açıkça ortaya koymaktadır. Hilafet
merkezinin de, bu meselenin şuurunda olduğunu ve Han’a gönderdiği elçiyi
Bağdat âlimlerinden birisiyle göndermeye özen gösterdiğini göz önünde
tutmak gerekir.
Arslan Han’ın (Sahibü’s-Sûfî) "Nemdiyuş” lakaplı el-Hasan b. Yusuf
el-Buhâri es-Sâmânî gibi mümtaz bir şahsiyet ile olan ilgisi de, onun
dindar oluşuna delil teşkil etmektedir. Bu zâhid şeyh, Buhara’daki
zaviyesinde 30 yıl yaşamış ve sadece sebzelerle yetinmiştir[115][115].
Arslan Han, (Nemdiyuş’u) babası olarak çağırıyordu. Buhara’yı İbâhiyye
halkından temizleme işinde ikisi birlikte birbirlerine destek
olmuşlardı. Bunlar (İbâhîler), bu şeyhi öldürmek üzere anlaştılar.
Sonuçta onlardan birisi okunu attı ve şeyhi öldürdü[116][116].
Karahanlı hükümdarı Arslan Han, müslüman olmayan Türklerin
(Karahitaylılar) kendi ülkesine karşı arka arkaya gerçekleştirdikleri
savaşlara karşı koyma hususunda gözle görülür çabalar sarfetti[117][117].
Durum o dereceye ulaştı ki, iktidarı süresince Türkistan ile Çin
arasındaki yollar üzerine her yıl, kendine tabii binlerce aileyi
yerleştirmek mecburiyetinde kaldı[118][118].
-Göründüğü kadarıyla- Han, bu icraatıyla Karahitaylı savaşçıların,
ülkesine kolaylıkla girmelerini engellemek için yapmıştır.
Müslüman bölgelerden birini ele geçirdiklerinde, her ev sahibine bir
dinar vergi yüklemek, Hitaylı Türklerinin adetlerindendi. Müslüman
hükümdar veya emirlerden birini kendilerine boyun eğdirdiklerinde, ondan
elbisesinin ortasında kendilerine itaatin bir simgesi olarak gümüş bir
levha bağlamalarını isterlerdi[119][119].
Karahanlı Devletinin, doğusu ve batısıyla hicri beşinci asrın
sonlarından (Miladi 11. asır) itibaren, bu İslâmî uç (suğur)
kesimlerinde sahip olduğu güç ve otoritesini kaybeder bir noktaya
geldiği gerçektir. Bunun sonucunda, bir taraftan bölgede istikrarsızlık
ve iç olayların meydana gelmesine, diğer taraftan da Melikşah[120][120] ve
oğlu Sencer[121][121] gibi
bazı Selçuklu hükümdarlarının iç işlerine karışmalarına neden olmuştur.
Karahanlı Devleti bu duruma, başkentleri Kaşgar'ı ele geçirmeyi
hedefleyen Hitaylıların saldırılar düzenlediği bir zamanda düştü.
Han Ahmed b. Hasan[122][122] 522/1128
yılında, bu saldırılardan birine karşı koymak için harekete geçti. Ancak
Kaşgar yakınında fecî bir hezimete uğradı[123][123].
Aynı şekilde Mahmud b. Muhammed Arslan Han da (524-536/1130-1141),
onlara karşı 531/1137 yılı Ramazan ayında Hucende şehri yakınlarında
şiddetli bir savaşa girişti. Ne var ki, Karahanlı birlikleri bu sefer de
yenilgiyle karşılaştı ve Semerkand yönüne doğru geri çekilmeye mecbur
edildi[124][124].
Bu zafer, Hitaylılara geçici de olsa güven verdi. Bunun üzerine
Mâverâünnehir ülkelerinin derinliklerinde Karahanlı topraklarına saldırı
düzenleme hazırlığına giriştiler. 533/1139 yılında, Selçuklu sultanı
Sencer ile Harezm[125][125] sultanı
Atsız[126][126] arasında
patlak veren savaşın ardından bölgedeki İslâmî cephenin bölündüğünü
öğrenmeleri üzerine ise, saldırıları yoğunlaştı. Sencer ile Atsız
arasındaki mücadele, Sencer’ın zaferi ile sonuçlandı. Harezm sultanı,
Sencer’dan intikam almak istedi. Bu nedenle ordularını Horasan’daki
Selçuklu topraklarına saldırmaları için el-Hıtâ’ya gönderdi[127][127].
Bu esnada Kargaliyye Türkleri[128][128],
Karahanlı Devleti sınırları içerisinde meydana gelen fitne ve
karışıklıkların kaynağı idi. Çünkü onlar, Hıtâ hükümdarı Çinli Kûhân[129][129] ile
birbirlerine Mâverâünnehir bölgelerine karşı saldırıda bulunmalarını
tahrik eden mektuplar yazdılar[130][130].
Karahanlı Devleti'nin, sultan Sencer’i, onlara karşı savaşmaları için
tahrik ettiğini öğrendiklerinde, bu Türklerin kızgınlıkları daha da
arttı. Sultan Sencer, bu teşvik üzerine 535/1141 yılında Ceyhun nehrini
geçmişti. Sicistan[131][131],
Ğur bölgeleri[132][132],
Ğazne[133][133] ve
Mâzenderân[134][134] bölge
halklarından 100.000’den fazla Farslı müslüman, onun destekçisi
olmuşlardır. İslam ordusu Semerkand’a yaklaştığında, Karkiliyye Türkleri
bölündü ve Hıtâ hükümdarına sığındılar[135][135].
Hıtâ lideri, Karkiliyye Türklerini affetmesi için Sencer’in huzurunda
arabuluculuk yaptı. Fakat Sencer, onun bu arabuluculuğunu reddetti ve
ona bir mektup gönderdi. Mektubunda, onu ya İslam’a girmeye ya da savaş
için hazırlanmaya davet ediyordu. Sultan, mektubunda ayrıca "oklarıyla
saçları yaracak” neferlerden oluşan bir orduya sahip olduğunu da söyledi[136][136].
Sencer’in daveti Hıtâ hükümdarından olumlu karşılık görmedi, aksine
düşmanlıkta meydan okudu ve sayıları 3.000 kadar olan ordusunun savaş
için hazırlanmasını emretti[137][137].
İki taraf arasındaki savaş, 536/1141 yılı Safer ayının 5. gününde Katvân[138][138] köyünde
meydana geldi ve müslümanların hezimetiyle sonuçlandı[139][139].
İbnü’l-Esir, bu savaşı şu sözüyle tavsif etmektedir: “İslam’da, bu
savaştan daha büyük ve Horasan halkından daha çok insanın öldürüldüğü
bir savaş olmamıştır”[140][140].
Çünkü bu savaşta müslümanlardan 30.000 kişi, ya öldürülmüş, ya
yaralanmış, ya da esir edilmiştir. Yine onlardan 4.000 kadarı, meşhur
emirler, makam, mevki sahibi insanlar ve devlet ricali insanlardı[141][141].
Esirler arasında Sicistan emiri Ebu’l-Fadl es-Sistânî, sultanın büyük
komutanlarından biri olan Emir Kımac, Türkan Hatun, onun oğlu Arslan
Han, kocası Sultan Sencer ve Sencer’ın torunu Mahmud Han'ın eşi de
bulunmaktaydı[142][142].
İbnü’l-Cevzî[143][143],
onların sayısının 11.000, çoğunun erkek ve 4.000 kadarının da kadın
olduğunu zikretmektedir. Bu da, müslümanların ellerinde mevcut olan
bütün güçlerini, cihada çağırdıklarına delalet etmektedir.
Bu savaşta öldürülenler arasında, Mâverâünnehir bölgesi Hanbeli
mezhebinin meşhur fakihlerinden İmam Hüsameddin Ömer b. Abdülaziz b.
Mâze el-Buhâri de vardı[144][144].
Bu meşhur savaş esnasında meydana gelen olayları nakleden kaynakların,
dikkatleri çektiği noktalardan biri de, Sultan Sencer’in esirlikten
mucize eseri kurtulduğunu zikretmeleridir. Sultan, adamlarından küçük
bir grupla sahraya kaçmak suretiyle kurtuldu. Sonra Türkmenlerden
birisini kendilerine kılavuz olarak tuttular ve o da, onları Buhara’ya
götürdü[145][145].
Ancak bu kaynaklar, Karahanlı hükümdarı Mahmud b. Arslan Han’ı,
zikretmeme gafletine düşmüşler ve devletin başkenti yakınlarında meydana
gelen bu savaşta onun etkisi ile ilgili hiç bir şey vermemektedirler.
Bundan sonra ona ne oldu?
Esirler arasında mı? Yoksa sultan’ın refaketinde Buhara’ya geri döndü
mü? Gerçek şu ki, elimizdeki mevcut pek çok kaynakta, bu sorulara cevap
vermemiz mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla İbnü’l-Esir’in[146][146] 549/1154
yılı olaylarında değinmesi dışında, Katvân savaşından sonra bu Han'dan
bahsedilmemektedir. İbnü’l-Esir, Sultan Sencer bu yılda esir edildikten
sonra taraftarlarının Han'a katıldıklarını ve Horasan minberlerinden
Mahmud Han adına hutbe okuduklarını belirtmektedir. Sonra aynı yazar,
Han’ın 557/1162 yılında vefatına kadar, Türklere karşı yapmış olduğu
savaşlardaki durumu hakkında kayda değer bilgiler sunmaktadır[147][147].
Hıtâ hükümdarı, esirler arasında yer alan Sultan Sencer’in eşi Türkan
Hatun’u, tam bir yıl geçtikten sonra 500.000 dinarlık bir fidye
karşılığında serbest bıraktı. Ancak Mahmud Han'ın eşi ve Sencer’in
torununun ise serbest bırakılmalarını reddetti[148][148].
Müslümanların, Katvân savaşından yenilgiyle çıkmaları haberi, gizlice, o
esnada Filistin ve el-Fıratü’l-Cezîre’nin kuzeyinde müslümanlarla
savaşan haçlılara ulaştı. O dönemde Avrupa’da ismi Jean olan bir rahip
kral vardı ve o Filistin’de mukaddes İslâmî toprakları işgal eden
Hıristiyanlarla yardımlaşarak, İslam alemine saldırmak için harekete
geçti. Barthold, bu satırların, 536/1141 yılında meydana gelen Katvân
savaşını yansıttığı görüşünü tercih etmektedir[149][149].
Müslüman olmayan Hıtâlılar, Mâverâünnehir bölgelerine hakim olmalarına
rağmen, Karahanlı ailesi liderlerini yok edemediler. Aksine, hepsi de
hakim oldukları şehirlerde yerlerinde kaldılar. Hıtâ yönetimi, onları
haraca bağladı ve varlıklarına göz dikti[150][150].
Onlar, Hıtâiyye hükümeti sarayında temsil ediliyorlardı[151][151].
Bu, Hıtâ yönetiminin, bu bölgedeki ezici çoğunluğu oluşturan müslümanlar
karşısında dînî şuuru harekete geçirme isteğidir[152][152].
Hıtâ hükümdarı Kûrhân, Buhara’ya Etemtekin b. el-Emir Beyâbânî'yi,
Harezm’e de kardeşinin oğlu Atsız’ı atadı[153][153].
Kûrhân, Buhara’nın köylerinden biri olan Bersuhân’a geçmeye karar
verince, İmam Buhari Ahmed b. Burhan’ın koruması altında Etemtekin’i
vekil tayin etti[154][154].
İbnü’l-Esir[155][155],
Kûrhân hakkında şunları belirtmektedir: "Kurhân, 537/1142 yılı Recep
ayında vefat edinceye kadar bu bölgede kaldı. Kendisinden sonra iktidara
kızlarından birisi geçti; ancak ömrü uzun sürmedi. Bundan sonra
hakimiyet, annesi ve aynı zamanda Kûrhân’ın eşine geçti. Mâverâünnehir
bölgesi, 612/1215 yılında Kraliçe ile Sultan Alaaddin Muhammed Harzemşah[156][156] arasında
mücadelenin başlamasına kadar, el-Hıtâ kralının yönetimi elinde kaldı".
6-Karahanlılar Döneminde İslâmî Kültür Hareketi:
Türklerin, bütün unsurlarıyla birlikte İslam medeniyetini özümsemesi,
çabuk oldu! Aslında bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü onlar,
Allah’ın dinine gönül rızasıyla girmişler ve bu nedenle insanları, dine
davet etmeye ve dinin yüceliğini korumaya gayret etmişlerdir. İslam’ı,
Orta Asya bölgelerinde yaymak ve onu savunmak için sadece maddî güçle
yetinmemişler, aksine tarihçilerin hâlâ adını andıkları medeniyet
mesleğini de üstlenmişlerdir. O tarihçilerden birisi, bu konuda şunları
söylemektedir: "İslam, Karahanlıların eliyle Orta Asya bölgelerinde
yayıldığında, bu bölgedeki Türklerin çoğunluğunun dini halini aldı"[157][157].
Bu medeniyet mesleği, h. 4. ve 5. asırlar (10-11. yüzyıl) boyunca Orta
Asya Türkleri arasında İslâmî kültür hareketinin korunmasında kendini
göstermektedir.
Elbetteki bu hareketin, hakimler, devlet adamları ve genel halk
vakıflarından zenginlerin öğrenim gördükleri eğitim kurumları ve
medreselerle başlaması doğaldır. Karahanlılar döneminde Semerkand'ın en
meşhur medreselerinden Kusem b. el-Abbas medresesesi[158][158],
Re'sü Sikketi Umûr, Dârü'l-Cüzcâniyye[159][159],
Sikketü'l-Bâdin, Re'sü Sikketi Iclân, Ribâtü Nasr b. Câbir, Alp Cağri
Bek, Meclisü'l-İmla' fi Ribâti'l-Murabba', Sikketü Hâiti Kuskân fi
Mescidi Ebi Abdirrahman el-Hafız, Mescidü'l-Menâr bi Semerkand, Sikketü
Ruzk, Sikketü Silm ve Han Musa[160][160] ve
Medresetü Re'si Sikketi Hâiti Hayyân[161][161] ve
Medresetü Ribâti Hamza[162][162].
Bu medreseler, değerli imam ve âlimler yetiştirmiştir[163][163].
Hepsini değil de, onlardan bazılarını, örnek olması için zikredelim:
Semerkand hatibi Ebu'l-Meâlî Mes'ud b. el-Hasan el-Keşânî (öl. 443/1051)[164][164];
İmam Ebu Ali el-Hüseyin b. Yusuf el-Harkânî (öl. 505/1111); Kral Ahmed
Han b. Hazar (öl. 488/1095) döneminde Semerkand'ın Harkan bölgesinin
hatibi olan[165][165] büyük
alim Ebu Muhammed Mes'ud b. Mahmud el-Harkânî ez-Zührî; kendisine
Semerkand'ın Şeyhulislamı denilen Ebu'l-Mehâmid Mahmud b. Ahmed
es-Sağarçı[166][166].
Ebu'l-Mehâmid, Tefsir, Hadis ve Usul ilimlerinde seçkin ve kabiliyetli
bir imamdı. Yaklaşık 555/1160 yılında vefat etti[167][167].
Ömer b. Ahmed b. Huşnâmî el-Buhârî (öl. 522/1128) de bu dönemin
alimlerinden olup, Fıkıh ve Nazar ilimlerinde tartışmacı, yetenekli ve
üstün bir imamdı. Ebu Hafs Ömer b. Muhammed en-Nesefî, onun en meşhur
öğrencilerindendir[168][168].
Aynı şekilde Yahya b. Harun el-Haşmenceksi (öl. 420/1029)[169][169] de,
bu dönemde meşhur olmuştur. O, Ehli Sünnet'ten hadis yazıyor ve Ehli
Bidat'e karşı koyuyordu. Aynı zamanda Ebü'l-Abbas el-Müstağferi'nin[170][170] öğrencisiydi.
Ondan (ed-Delâil) ve (el-Mûcizât) adlı iki kitabı dinledi[171][171].
İmam Ebu Nasr Ahmed b. Süleyman el-Kâşânî, el-Han Ebu Şuca' Hazar b.
Tafkac Han- Şemsü'l-Müluk'ün kardeşi- döneminde kâdı'l-kudât (başyargıç)
idi. Bu imam, Semerkand'da ortaya çıktı. Uzun süre muhtesiplik görevinde
bulundu. Kral Ahmed Han döneminde vezir oldu ve yine onun ilk döneminde
şehit düştü[172][172].
Seçkin fakih Ebu'l-Mehâmid Abdülhâlık el-Kündî'nin (öl. 551/1156), her
Cuma günleri Semerkand caminde ders halkaları vardı[173][173].
"Tarihı Semerkand" ve "Tarihı Esterâbâz" kitaplarının
müellifi, muhaddis Ebu Sa'd Abdurrahman b. Muhammed el-Esterâbâzî (öl.
405/1014), önemli bir hafız idi ve ilim tahsili için Horasan ve Irak'a
göç etti[174][174].
Ebu Muhammed Abdurrahman b. Yahya el-Cekelî (öl. Semerkand 516/1122),
Hakan Kadirhan döneminde Semerkand hatibi idi[175][175] ve
Ebu Hafs Ömer en-Nesefî, ondan hadis rivayet etti[176][176].
Kadı el-İmam Ebu Zeyd Ubeydullah Ömer ed-Debbûsî (öl. 403/1012,
Semerkand'ın Hanefi fakihlerinin büyüklerinden birisidir. el-Esrâr,
Takvîmü'l-Edille, Emeddü'l-Aksâ ve daha başka eserlerin
müellifidir. Semerkand'da, onun münazara halkaları vardı. Öyleki
tartışma ve delil çıkarma mahareti sebebiyle örnek bir fakih olarak
gösterilirdi. Kendisi Ilmü'l-Hılâf'ı ilk defa ortaya koyan şahıstır[177][177].
el-Kâdı Ebu Abdullah el-Halîmî el-Hüseyin b. el-Hasan el-Buhârî
el-Fakîhü"ş-Şâfî'nin (öl. 403/1013), Mâverâünnehir'de, hocaları Bekir
el-Ğıfâl ve Evdenî'den sonra Şafii görüşünü birleştirdiği ve bu mezhebin
diğer mezheplere denk tutulur hale getirdiği söylenir. Pek çok eserler
telif etti. Şa'bü'l-İmân, Ayâtü's-Sâa ve
Ahvâlü'l-Kıyâme, bunlardan sadece bir kaçıdır. Son kitabında, başka
kitaplarında bulunmayan garip ifadeler bulunmaktadır[178][178].
Türkistan Karahanlılar döneminde, pek çok müslüman ulemanın bulunmak
istediği yer halini almıştır. Bunlar arasında şu âlimleri
zikredebiliriz: Seçkin fakih Ebu Harun Musa b. Abdullah el-Eğmâtî
el-Mağribî (öl. 516/1122), ülkesi Ağmat'tan Semerkand'a gelmiş, sonra
buradan ilim tahsili için Buhara'ya geçmiştir. Buhara'nın meşhur
alimlerinden birisi olan el-İmam Abdülaziz b. Ömer b. Mazze
el-Burhan'dan fıkıh öğrenimi görmüştür[179][179].
eş-Şeyh el-Ağmatî, memleketinden üç sene ayrı olarak kalmayı sürdürdü.
Bu süre zarfında, Irak, Horasan ve Buhara arasında gidip geldi.
Buralarda Fıkıh ve Hadis iktibas ediyordu. el-Gand fî Zikri Ulemâi
Semerkand kitabın müellifi Ebu Hafs Ömer en-Nesefî'nin yanında
günlerdir kaldı. Bu yüzden Nesefî, "Icâletün-Nahşebiyyi li Zayfihî
el-Magribi" isimli kitabını derledi[180][180].
Karahanlı Devleti hakanlarının teşviki ve cesaretlendirmeleriyle,
Türkistan uleması, Kur'an ilimleri ve Tefsir çalışmalarına önem
vermişlerdir.
Bu dönemin meşhur müfessirleri: el-Hasan b. Ali b. Halef el-Elmâî
el-Kaşgarî, 100'den fazla kitap telif etmiştir. el-Mukni' fî
Tefsiri'l-Kur'ân, bunlardan sadece bir tanesidir. Elmâî, 484/1091
yılında vefat etmiştir[181][181].
el-İmam el-Allâme ez-Zâhid Ahmed b. Muhammed el-Attâbî el-Buhârî
el-Hanefî (öl. 586/1189). Eserleri arasında; Kitâbü'z-Ziyâdât,
Cevâniü'l-Fıkh, Şerhu'l-Câmiü'l-Kebir, Şerhu Câmiu's-Sağîr ve
Tefsîrü'l-Kur'âni'l-Kerîm bulunmaktadır. İmam, 586/1189 yılında
vefat etmiş ve Buhara'nın Kelâbâzi bölgesinin yedi kâdısının
defnedildiği yere defnedilmiştir[182][182].
Kitâbü Lübâbü'l-Elbâb'ın müellifi Avfî, bu konuda şunları
söylemektedir: "Hanefi mezhebi, Mâverâünnehir bölgesinin genelinin
mezhebidir"[183][183].
Bu nedenle, bölgede bu mezheple ilgili pek çok eserler verilmiştir.
Örnek olarak el-İmam Muhammed b. Musa el-Lamşî et-Türkî el-Hanefî'nin
(öl. 506/1112) Usûlü'l-Fıkh adlı kitabını zikredebiliriz[184][184].
Yine bu dönemde el-Gand fî Zikri Ulemâi Semerkand adlı kitabın
müellifi Ebu Hafs Ömer b. Muhammed Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî (öl.
537/1142) de, temayüz etmiş meşhur âlimlerdendir. Allah rahmet etsin, o,
Tefsir, Edebiyat, Tarih ve Hadis bilgini idi. Hanefi fakihlerindendir.
Pek çok eser telif etmesiyle bilinmektedir. Öyleki onun eserlerinin
sayısı 100'e ulaşmıştır. Bunlar arasından şunları zikredebiliriz:
et-Teysîr fî Ilmi't-Tefsîr, el-Mevâkît, Ta'dâdü'ş-Şüyûh,
Târihu Buhâra, Târihu Merv, Nazmü'c-Câmi'ı's-Sağir
li'ş-Şeybânî fî Furûi'l-Fıkhi'l-Hanefî, en-Necâh fî Şerhi Kitâbi
Ahbâri's-Sıhâh ve Mecmu'ul-Ulûm. en-Nesefî, Bağdat'a geldi ve burada
Tatvîlü'l-Esfâri li Tahsîli'l-Ahbâri adlı kitabı telif etti[185][185].
Bekri Hâherzâde olarak bilinen el-İmam Ebu Bekir Muhammed b. el-Hüseyin
el-Buhari el-Kudeydî de, Hanefi mezhebinde derin bir bilgin idi. Onun
yöntemi, bu mezhebe tabii olacaklar için en basit bir yöntemdi. Bütün
cinsleri içerisinde topladı ve korudu. Buhara'da hayatını tamamladı ve
483/1090 yılında orada vefat etti[186][186].
Aynı şekilde, el-A'lâü'l-Alîm olarak da bilinen Ebü'l-Feth Muhammed b.
Abdülhamid el-Esmendî es-Semerkandî'yi de zikredebiliriz. O, yetenekli
ve tartışmacı bir fakihdi. Onun cedel ilminde uzun süre bir otoritesi
vardı. Hılaf alanında eserler telif etti. el-İmâmü'l-Eşref'e karşı çıktı
ve tartışmacıların büyüklerinden oldu. Tefsir yazmakla uğraşırken
552/1157 yılında vefat etti[187][187].
Kezâ Selçuklu veziri Nizâmülmülk'ün Nizamiye medresesinde ders vermesi
için Bağdat'a çağırttığı el-İmam Ali b. Ebu Ya'lâ b. Zeyd ed-Debbûsî de,
bu dönem âlimlerindendir. O, Fıkıh, Cedel ve Münazara ilmine vakıftı.
482/1089 yılında Bağdat'ta vefat etti[188][188].
Kendisine el-Pezdevî de denilen Mâverâünnehir Hanefi fakihlerinden
Ebu'l-Hasan Ali b. Muhammed en-Nesefî el-Burdî de bu bölgenin
âlimlerindendir. Bu âlim, Buhara ve Semerkand kadılıklarını da üstlenmiş
olup 557/1162 yılında vefat etmiştir[189][189].
Araştırmacılardan birisi, Tafkac Han İbrahim'in (öl. 460/1068), 448/1056
yılında yapılmış olan özel bir vakfiyesine işaret etmektedir[190][190].
Vakfiyeden anladığımız kadarıyla, bu Han'ın yaptırdığı enstitü, ilmi bir
müessesenin yapabileceği bütün hizmetleri veriyordu. Çünkü öğretmenlere
yüksek oranda maaşlar verildiği gibi, öğrencilere de bol miktarda aylık
burs veriliyor ve barınma imkanları sağlanıyordu.
Karahanlı yöneticilerin, fakih ve âlimleri korumaları sonucu[191][191],
Karahanlı şehirleri, âlimlerin sığınağı halini aldı. Gerek fakihler,
gerekse âlimler, te'lif ettikleri eserlerini, bu yöneticilere hediye
ediyorlardı.
el-Hâcibü'l-Hâs Yusuf Balasagun'un[192][192],
Kutadgu Bilik, yani Mutluluk Kitabı'nı Kaşkar Hakan'ı Harun Buğra
Ebu Ali Hasan Han'a 463/1070 yılında hediye etmesi, âlimlerin
korunduğuna dair en somut delildir.
İslâmî kültür alanında Türkçe yazılmış örneklerin ilki olarak kabul
edilen -şu ana kadar- Türk Edebiyatı müelliflerinin, bu dönemde ortaya
çıktıkları belirtilmektedir. İslâmî kültürün yayılması ve davet hizmeti
için, Türk Dili alanındaki bu örnekler hakkında kısa bilgiler vermeye
çalışacağız:
1-Kutadgu Bilik (Kitâbü's-Seâde=Mutluluk Kitabı)
Şu ana kadar keşfedilen edebi eserlerin en eskisi sayılır. Önemli İslâmî
özellikleriyle temayüz etmektedir. Bu özelliklerin en önemlileri ise,
şunlardır:
a-Müellif bu kitaba, nesir halinde bir önsöz ile giriş yapmaktadır. Bu
bölümde, Allah Teâlâ'nın Kitabı'na hamd, Rasulullah'a da salât ü selam
getirmektedir.
b-Kitabın üslubu, şiir şeklindedir. Dolayısıyla Arap aruz vezni üzere
654 bin beyit içermektedir.
c-Kitap, dînî nasihatları ihtiva etmektedir. Eğer insan, bu nasihatlara
uyarsa, Allah'ın izniyle mutlu bir yaşam sürecektir. Yazar, zâhidleri,
zühd elbiselerini çıkarıp, hayatı, hem dînî, hem de uhrevî yönüyle
birlikte yaşamaya ve insanların, İslam dininin mümkün mertebe iyiliğe ve
bağışlamaya çağırdığını idrak etmelerine davet etmektedir. Kaldı ki,
bunlar, İslam'ın teşvik ettiği, övgüye değer davranışlardandı[193][193].
d-Yine -Urduca harfleriyle yazılmış bazı nüshaları bulunmasına rağmen-
bu kitabın Arap harfleriyle yazılmış olması da, kitabın
özelliklerindendir[194][194].
Bunda ise, Karahanlılar döneminde İslâmî Arap medeniyetinin nüfuzuna
dair apaçık bir delil vardır.
2-Dîvânü Lügati't-Türk:
Bu kitapta, -mukaddimede belirtildiği gibi- yazarın amacı, Türk
bölgelerinde İslâmî davete hizmette bulunmaları ve Türklerle birlikte
karşılıklı anlayışı sağlayabilmek için, Araplara Türk dilini öğretmek
olmasına rağmen, Orta Asya'daki Türk hayatı ile ilgili alanlarda
maddeler içermesiyle, tarihi, coğrafî, edebî ve lüğavî bir ansiklopedi
sayılır[195][195].
Bu kitap, aynı zamanda Karahanlıların hakimiyeti altındaki Kaşgar
Türkleri ile müslüman Araplar arasında kurulan sıcak ilişkiye de, delil
sayılmaktadır. Bu bağlamda Mahmud el-Kaşgarî[196][196],
kitabını Abbasi halifesi el-Muktedî Biemrillah'a (467-487/1075-1094)
hediye etmiştir.
Belki de Karahanlılar diyarından kaynaklanan bu kültür hareketi,
yayılmış ve etkilerini Türk bölgeleri ve komşu diğer bölgelerde
göstermiştir. Bu etki için iki örnek nakledeceğiz, fazla değil. Bunlar;
ez-Zemahşerî'nin (öl. 529/1135) Harezmşahlar hükümdarlarından birisine
hediye ettiği, Mukaddimetü'l-Edeb adlı kitabıdır. Bu kitaptan
amaç, Türklere Arap dilini ve edebî ıstılahlarını öğretmekti. Diğeri
ise, Ahmed Yüknekî'nin yazdığı Atabetü'l-Hakâyık kitabıdır. Yazar
bu kitabı, 6. asırdaki (M. 12. yüzyıl) Türkistan yöneticilerinden birine
takdim etmiştir. Kitap, dînî ve ahlâkî nasihatlerden ibaret olup şiir
tarzındadır. Kitap, pek çok Kur'an-ı Kerim ayetleri ile Peygamber'in
hadislerini tahlil etmektedir[197][197].
Aynı şekilde Karahanlılar döneminde siyaset felsefesi konusunda da,
te'lif hareketi canlılık kazanmıştır. Dîvânü'l-İnşâ adlı eserin
sahibi Zahirüddin Muhammed b. Ali es-Semerkandî, Semerkand Kralı Kalac
Tafkac Han[198][198] döneminde,
Erâzü'r-Riyâze fî Eğrâzü's-Siyâse kitabını telif etmiştir. Avfî,
bu kitabın, kral Cemşid döneminin başlangıcından el-Han Kalac Tamkac Han
dönemine kadarki bütün krallar için söylenmiş nükteli sözler içeren bir
kitap olduğunu belirtmektedir[199][199].
Bu Han'a (Kalac Tamkac Han) gelince, o ilmi ve ulemayı seviyordu. Onun
adına bazı kitaplar telif edilmiştir: İnşâ'ü Sindibâd ve
Sem'u'z-Zâhir fî Cem'i'z-Zafir kitapları, onun adına yazılmış olup
Semerkandî'ye aittir. Târihu Mülûki Türkistan kitabı da,
Mecdüddin Muhammed b. Adnân'a ait olup, onun adına telif edilmiştir[200][200]
Sonuç
Yapılan bu çalışmadan Karahanlı ailesinin, Karluk Türkleri kabilelerine
mensup oldukları anlaşılmaktadır.
Karahanlı Devleti, İslâmî Doğu'da kurulmuş ilk devlettir. Aynı anda
devletin iki krala (Doğu-Batı) sahip olması, hakimiyette ortaklık
sisitemini ortaya çıkarmıştır.
Türkistan'da Sâmânîlerin eliyle canlılık kazanan İslâmî davetin,
Karahanlı ailesi fertlerinin İslam'a girmelerinde olumlu bir etkisi
olmuştur. Bunlar (Karahanlı ailesi) Sâmânî Devleti'nin merkezi
Mâverâünnehir bölgelerine komşu batı bölgelerinde yaşıyorlar ve büyük
oranda İslâmî unsurlara bağlıydılar. Henüz müslüman olmamış Karahanlı
ailesi fertlerine karşı Samanoğullarının giriştiği savaşta onlara yardım
ettiler. Bu da, Karahanlı Devleti'nin ikiye bölünmesine sebep oldu.
Allah, Batı Karahanlı ailesi yöneticilerini İslam ile yüceltti, Doğu
Türkistan'daki kardeşlerine karşı zafer elde ettiler. Sonuçta Karahanlı
Devleti'nin tamamı, İslam dinine girdi.
Karahanlıların, Orta Asya'nın içindeki müslüman olmayan Türk
topraklarından gösterdikleri çabalar, müslümanların doğuda itibar elde
etmelerini sağladı. Hatta bu bağlamda, Karahanlı krallarından birisi,
müslüman olmayan Türklere karşı yapılan savaşların birinde şehit
düşmesinden sonra "el-Harîku'ş-Şehid" olarak lakaplandırılmıştır.
Karahanlılar, insanları Allah'a davette hikmet ve güzel öğüt yöntemini
benimsemişlerdir. Hiç bir kimseyi, İslam'a girmesi konusunda zor
kullanmamışlardır. Böylelikle davet ettikleri dinin hoşgörüsünü, onlara
büyük oranda vermişlerdir. Bunun sonucunda komşu bölgelerdeki Türk
kabileleri, İslam'a girme hususunda birbirleriyle yarışmışlardır. Çünkü
aynı yılda müslüman olanların sayısı, yaklaşık 200.000 Türk ailesiydi.
Bunlar, İslam'a girmeden önce cehalet ve delaletin kendilerini
kararttığı bir ortamda yaşıyorlardı.
İlk Karahanlı krallarının güzel yaşantıları ve İslam'a olan
bağlılıkları, Sâmânîlerin zayıflamasından sonra, Mâverâünnehir bölgeleri
üzerinde hakimiyet kurabilmelerinin başlıca etkenlerindendir.
Karahanlılar, özellikle fakihlerin, müslüman oldukları için Karahanlı
ordusuna karşı durulmaması gerektiği yönünde fetva vermelerinden sonra,
bölge halkı tarafından memnuniyetle karşılanmışlardır. Karahanlıların,
Samanoğullarıyla olan mücadelesi, din yüzünden değil, dünyevî amaçlıdır.
Karahanlılar döneminde güçlü olan İslam inancına bağlılıkta olduğu gibi,
Ahmed Toğan Han ile Sultan Mahmud el-Ğaznevî arasında dostluk
sağlanmıştır. Her iki sultan, kendilerini sadece İslam düşmanlarıyla
savaşmaya vermeleri için aralarında var olan anlaşmazlığın giderilmesi
için anlaştılar. Bunun sonucunda Toğan Han, 408/1018 yılında müşrik
Türklerin ülkesine karşı gerçekleştirdiği tehlikeli saldırıya karşı
meydan okudu ve onları ezici bir yenilgiye mahkum etti.
Karahanlıların çabaları, elbetteki bununla sınırlı kalmamıştır.
Türkistan'da İsmâilî hareketi davetçilerini takip etmişlerdir. Sultan
Mahmud Buğra Han, 436/1044 yılında onları ülkeden temizlemede başarılı
olmuştur.
Karahanlılar, Orta Asya'da etkileri günümüze kadar devam eden hatıralar
bırakmışlardır. Bu bağlamda kendilerine nisbet edilen bir kısım
ribatlar, medreseler ve camiiler bulunmaktadır. O dönemde buralar, ulema
ve dâiler yetiştiren merkezlerdi. Ribatlarda ise, mücahidler, İslam
düşmanlarına karşı yaptıkları savaşlarda gözetleme yopıyorlardı.
Gerçek şu ki, Karahanlı Devleti, İslam'ı savunma ve Orta Asya'da
yayılması için maddî güçle yetinmemişler, aksine bu bölgede Türkler
arasında önemli ölçüde gelişen İslam kültür hareketine öncelik
vermişlerdir. Fıkıh, Hadis, Tefsir, Tarih ve Edebiyat ilimlerinde
benzersiz, mümtâz alimler yetişmiştir. Eğer bu devletin güçlü desteği
olmamış olsaydı, bu hareket gün yüzüne çikmazdı.
Karahanlılar döneminde cihad sancakları, 536/1141 yılında yine
Karahanlıların topraklarında İslâmî cephe ile Türkistan'daki küfür
cephesi arasında meydana gelen meşhur Katvân savaşına kadar hep yukarıda
tutulmuştur. Bu savaşta müslüman olmayan Türkler, zafer elde ettiler. Bu
zafer, beraberinde ciddi ve tehlikeli sonuçları doğurmuştur. Bu tehlike,
sadece Mâverâünnehir bölgelerin istilâ edilmesi, Karahanlı Devleti ve bu
savaştan sonra uzun ömürlü olmayan Horasan Selçuklu Devletinin düşüşü
ile sınırlı kalmamıştır. Aksine bu savaşta müslümanların yenilgisi,
kendileri için sert bir darbe olmuştur. Bu yenilgi, bundan sonra
İslam'ın doğu cephesinde artık müslümanların düşmanlarından olan Moğol
ve diğerlerinin İslam aleminin merkezine nüfuz etmeleri için bir gedik
açılmasına da sebep olmuştur.
BİBLİYOĞRAFYA
I-Temel Kaynaklar
İbnü'l-Esir, Izzüddin Ebu'l-Hasan Ali b. Ebi'l-Kerem Muhammed eş-Şeybânî
(öl. 630/1232), el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1982.
el-Ezdî, Cemâlüddin Ebu'l-Hasan Ali b. Zâfir (öl. 613/1216),
Ahbârü'd-Düveli'l-Munkatıa (Târihu'd-Devleti'l-Abbâsiyye)
thk. Muhammed ez-Zehrânî, Medine 1408/1988
el-Beyhakî, Ebu'l-Fazl Muhammed b. Hüseyin (öl. 470/988), Târihu
Beyhakî, trc. Yahya el-Haşâb ve Sadık Neş'et, Kahire 1956.
İbnü Tagriberdî, Cemâlüddin Yusuf (öl. 874/1469), en-Nücûmü'z-Zâhira
fî Mülûki Mısr ve'l-Kahire, thk. Fehim Şeltut, Kahire ty.
İbnü'l-Cevzî, Ebü'l-Ferec Abdurrahman b. Ali (öl. 597/1200),
el-Muntazam fî Târihi'l-Mülûki ve'l-Ümem, Haydarabad ed-Dakkân 1357.
Hacı Halife, Mustafa b. Abdullah Katib Çelebi (öl. 1067/1656),
Keşfü'z-Zünûn an Esâmiyyi'l-Kütübi ve'l-Fünûn, Bağdat ty.
İbn Hacer, Şihâbüddin Ahmed b. Ali (öl. 852/1448), Tehzîbü't-Tehzîb,
Kahire 1327.
el-Hüseynî, Sadrüddin b. Ali (öl. 622/1224),
Ahbârü'd-Devleti's-Selçûkiyye, Beyrut 1984.
el-Hamevî, Şihâbüddîn Ebu Abdullah Yâkut b. Abdullah el-Hamevî er-Rûmî
el-Bağdâdî (öl. 626/1228, Mu'cemü'l-Buldân, Beyrut 1984.
İbn Hurdazbih, Ebu'l-Kasım Ubeydullah (öl. 300/912), el-Mesâlik
ve'l-Memâlik, thk. Muhammed Mahzum, Beyrut 1988.
İbn Haldun, Abdurrahman b. Haldun (öl. 808/1406), el-Iber ve
Dîvânü'l-Mübtedei ve'l-Haber, Beyrut 1981.
İbn Hallikan, Şemsüddin Ahmed b. Muhammed (öl. 681/1282),
Vefeyâtü'l-A'yân ve Enbâü'z-Zemân, , thk. İhsan Abbas, Beyrut ty.
el-Harezmî, Muhammed b. Ahmed b. Yusuf (öl. 387), Mefâtîhü'l-Ulûm,
Kahire 1923.
ed-Dâvûdî, el-Hâfız Şemsüddîn Muhammed b. Ali (öl. 945/1538),
Tabakâtü'l-Müfessirîn, thk. Ali Muhammed Ömer, Kahire 1972.
ez-Zehebî, el-Hâfız Şemsüddîn Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed
et-Türkümânî (öl. 748/1347), Siyerü A'lâmi'n-Nübelâ, thhk. Şuayb
el-Arnaût, Beyrut 1993.
......, el-Iber fî Haberi men Ğaber, thk. Muhammed es-Said b.
Besyûnî, Beyrut ty.
er-Râvendî, Muhammed b. Ali Süleyman (öl. 603/1206), Râhatü's-Südûr
ve Ayetü's-Sürûr fî Târihi'd-Devleti's-Selçûkiyye, trc. İbrahim
eş-Şevâribî vd., Kahire 1960.
es-Semânî, Ebu Sa'd Abdülkerim b. Muhammed et-Temîmî (öl. 562/1166),
el-Ensâb, Haydarabad 1382.
es-Süyûtî, Celâlüddin Abdurrahman b. Ebi Bekir Muhammed (öl. 911/1505),
Tabakâtü'l-Müfessirîn, thk. Ali Muhammed Ömer, Kahire 1976.
es-Sâbî, Ebu'l-Hüseyin Hilâl b. el-Muhsin (öl. 448/1056),
Târihu's-Sâbî, Miskeveyh'in kitabına ilişik, Kahire 1919.
et-Taberî, Ebu Ca'fer Muhammed b. Cerîr (öl. 310/922), Târîhu'l-Ümem
ve'l-Mülûk, Beyrut 1988.
İbnü'l-Ibrî, Ebu'l-Ferec Gregerious Cemâlüddin b. eş-Şemmâs el-Malatî
(öl. 683/1286), Târihu'z-Zemân, trc. İshak Ermile, Beyrut 1986.
......, Târihu Muhtasaru'd-Düveli, Beyrut 1958
el-Utbî, Ebu Nasr Muhammed b. Abdülcebbâr (öl. 427/1036), Târihu
Yemînî, Lahor 1882.
İbnü'l-Imâd el-Hanbelî, Ebu'l-Ferec Abdülhayy b. Ali (öl. 1089/1678),
Şezerâtü'z-Zeheb fî Ahbârri men Zeheb, by ty.
İbnü'l-Imrânî, Muhammed b. Ali b. Muhammed (öl. 580/1185), el-İnbâü
fî Târihi'l-Hulefâi thk. Kasım es-Sâmirâî, Riyad 1982.
Ebu'l-Fidâ, Imâdüddin İsmail b. Ali (öl.732/1331), Takvîmü'l-Büldân,
Paris 1840.
......, el-Muhtasaru fî Ahbâri'l-Beşer, Mısır ty.
el-Kazvînî, Zekeriyya b. Muhammed b. Mahmud (öl. 682/1283),
Asârü'l-Bilâd ve Ahbâri'l-Ibâd, Beyrut ty.
İbn Kalansî, Ebu Ya'lâ Hamza (öl. 555/1160), Zeylü Târihi Dımaşk,
Beyrut 1908.
İbn Kesir, Ebu(l-Fidâ el-Hâfız İsmail b. Ömer ed-Oımaşkî (öl. 774/1372),
el-Bidâye ve'n-Nihâye, Beyrut 1985.
Mahmud Avnî (öl. 630/1231), Lübâbü'l-Elbâb, nşr ve thk. Edward
Fanr, Leiden 1906.
Mahmud el-Kaşgarî, Dîvânü Lüğati't-Türk, İstanbul 1333.
Miskeveyh, Ebu Ali Ahmed b. Muhammed (öl. 421/1030), Tecârübü'l-Ümem
ve Teâgubü'l-Hümem, Mısır 1915.
Müellifi Mechul, el-Uyûn ve'l-Hadâik fî Ahbâri'l-Hakâik, thk.
Nebile Abdülmünim, Bağdat 1972.
Müneccim Paşa, Ahmed b. İsa b. Lütfullah (öl. 1113/1702), Müneccim
Paşa Tarihi (Türkçe Yazma) Riyad, Câmiatü'l-Melik Suûd, No. 344.
en-Nerşahî, Ebu Bekir Muhammed b. Ca'fer (öl. 348/959), Târîhu Buhârâ,
trc. ve thk. Emin Bedevî vd., Mısır 1965. Ebu Nasr Ahmed el-Kabavî'nin
Târihu Buhârâ adlı kitabına ilişiktir.
en-Nesefî, Necmüddin Ömer b. Muhammed b. Ahmed (öl. 537/1142),
el-Gınd fî Zikri Ulemâi Semerkand, Muhammed el-Faryâbî tarafından
gözden geçirilmiştir, Riyad 1991.
Nizâmülmülk, Ebu Ali el-Hüseyin b. Ali et-Tûsî (öl. 485/1092),
Siyasetname, trc. Yusuf Hüseyin Bekkâr, Dûha, Katar 1987.
en-Nizâmi el-Arûzî es-Semerkandî (öl. 552/1157), Cehâr Makâle,
trc. Abdülvehhâb Azzam vd., Kahire 1939.
II-Mürâcat Kaynakları:
Ahmed Tevhid, Meskûkâtü Kadîmeti İslâmiyye Kataloğu,
Kostantiniyye 1321.
Arnold Thomas, ed-Da'vetü İle'l-İslâm, trc. Hasan İbrahim vd.,
Mısır 1970.
Barthold, Târîhu't-Türk fî Asya'l-Vustâ, trc. Ahmed es-Said
Süleyman, Mısır ty.
........, Türkistan mine'l-Fethi'l-Arabiyyi İlê'l-Ğazvi ve'l-Moğol,
trc. Salahüddin Osman Haşim, Kuveyt 1981.
......., Türkiyyât, İstanbul 1925.
Süreyya Muhammed Ali, el-Ğûriyyûn, by 1989.
S. Laen Poole, ed-Düvelü'l-İslâmiyye, Türkçe'den çev. Muhammed
Sabîhî, Dımaşk 1973.
es-Seyyid Abdülmü'min es-Seyyid Ekrem, Ezvâü alâ Târihi Tûrân,
Mekke ty.
Abdülaziz Cengizhan, Türkistan Kalbi Asya, Türkistan 1945.
Famburî Ermenis, Târihu Buhârâ, trc. Ahmed es-Sâdâtî, Kahire
1987.
Carl Brockelman, Târihu'ş-Şuubü'l-İslâmiyye, trc. Nebih Emin vd.,
Beyrut 1988.
Lesteren Key, Büldânü'l-Hilâfeti'ş-Şarkiyyi, trc., Beşir Fernis
vd., Beyrut 1985.
Muhammed Hüseyin, el-Hadâratü'l-İslâmiyye fî Bağdat, Beyrut 1984.
Muhammed Abdüllatif Herîdî, el-Edebü't-Türkîyyi'l-İslâmî, Riyad
1407.
........, Fennü't-Tercemeti'l-Edebiyye, Kahire 1989.
Muhammed Osman el-Haşeb, Hareketü'l-Haşâşiyyîn, Kahire 1988.
Mahmud Şakir, Türkistan, Beyrut ty.
III-Yabancı Kaynaklar:
Bosworth, Kara Khitai Encyclopaedia of Islam, IV.
........., The Ghacnavids (Beirut).
E. Bretschneider, M. D., Mediaveal Reseaches, I, London.
Islam Ansiklopedisi (Kara-Hablilar), VI, İstanbul 1967.
Reşat Genç, Karahanlılar Devri Kültürü, Tarihte Türk Devletleri,
Ankara 1987.
Skrine ve Ross, The Heart of Asia, New York 1973.
Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Karihine Giriş, İstanbul 1981.
|